skip to main |
skip to sidebar
Bazı şeyler var ki yapması ne kadar zordur. Hele bazı sözleri dışarı dökmek ne çetindir.
Çok önemli birisinizdir. Yüzlerce karara hiç düşünmeden basarsınız imzanızı. Endişesiz ve güvenle. Fakat iş kendini ifade etmeye, hele sevginizi söylemeye geldimi bu kararlılıktan eser kalmaz.
Bir başkasına sevginizi göstermek ne kadar az önemsediğimiz birşeydir ve ne kadar zor gelir.
İçimizde duyarız fakat dışa göstermeyiz. Göstermek zayıflık gibi gelir. Sanki duygusal yanınızın görülmesi sizi güçsüz kılar. Hep sert , hep katı görünmek marifetmiş sayarız. Ağzınızdan iki kelimeyi çıkarmak açık bir yanınızı göstermektir sanki.
Duygunuzu göstermek, sevdiğinizi söylemek zayıflık değil.
İnsanlar aç sevgi sözcüğüne. Sevmeye değer insanlar bilsinler sevdiğinizi. Duysunlar içinizdekini. İçinizden değil, dışınızdan söyleyin. Duyunca daha doyurucu oluyor.
Bu gün kalkın bir kural değişikliği yapalım. Sabah, sabah nerden çıktı diyorsunuz.
Tüm sevdiklenizi, değer verdiklerinizi bir bir aklınızdan geçirin. Hayatta olanları ve aramızdan ayrılanları.
En acısı herhalde sevginizi yeterince ifade edemediğiniz birini kaybetmek. Olsun siz yine de gönderin sevginizi onlara, mutlaka ulaşır.
Sevdiğinizi söyleyebilecek olan insanların olmasının çok büyük bir ayrıcalık olduğunu unutmayalım. O yüzden geciktirmeyin hiçbir yapacağı. Arayın, gidin, ulaşın ve söyleyin.
Yanınızdaysa sarılın tüm bedeninizle, kulağına fısıldayın.
Bir çocuğun, bir annenin, bir sevgilinin, bir babanın, bir dostun özüne doğru üfleyin sevginizi.
Söyledikçe kalbinize sevginin ışıltısı ulaşır, yüzünüze anlamsız bir gülücük yerleşir.
Sevgi veren, sevgi alır.
Hadi zorlayın kendinizi
"Se.."
Devam edin birşey olmaz , dünyanın sonu değil.
"Seni se...."
Hadi ama siz daha cesursunuz , gönlünüzden yırtarcasına koparın.
"SENİ SEVİYORUUUUUUUMMMMM"
Erkan Sarıyıldız
Hepimiz metropollerde yaşıyoruz. Bütün gün uğraşmak gereken onlarca sorun karşımıza çıkıyor.
Her taraf kalabalık, kimse kimsenin hakkına saygı duymuyor. Bunu en kolay gözleyebileceğiniz alan trafik. Önünüzü kesenler, şeritlerine uymayanlar, gereksiz sataşmalar, kural ihlalleri. Yolların durumu da cabası; gerekli gereksiz kazılar, yol daraltmalar, harala gürele. Bu arada yetişme stresleri.
Zar zor işinize gidebildiğinizde diğer bir savaş alanının ortasına düşersiniz. Yığınlarca yapılması gerekenler, telefonlar, çalışanların tembelliği, işverenlerin duyarsızlıkları, iş üstüne iş. Bir tarafta işin yoğunluğu, diğer tarafta işinizi elinizde tutabilme stresi. Bugün işinizi bıraksanız yerinize gelmek için can atan yüzlerce işçi kapıda bekliyor.
Kendinizin en güvenli alanları olan evlerinizde başka sorunlar. Ödenmesi gereken faturalar, yapılması gerekenler.
Zaman zaman hepinizin "Durdurun dünyayı inecek var" demesi gelmiyor mu ?
Bu kadar yoğun stres dolu yaşamlarımızı daha yaşanılası bir hale getirmek için sizlere basit bir yöntem önereceğim. Yöntem basit ama yaşamınızda mucizeler yaratıyor.
Bu yöntem aslında zihninizin bir açığını kullanmak üzere kurulu
"Zihin kafanızda yarattığınız sanal gerçekleri, GERÇEK olarak algılıyor"
Bize de bu saf zihni kullanmak kalıyor.
Hepimizin yaşantısında kendisini en rahat, en huzurlu, en güvende hissettiği anlar vardır. Hatırladıkça içinizi bir huzur kaplar. İşte kullanacaklarımız zihnin saflığı ve bu anlar.
Kendinizi bir yoklayın hangi anlar size bu güzellikleri yaşatıyor ?
"Çocuğuma sarılmak"
"Denize karşı oturup ufku seyretmek"
"Sıcak bir ateş karşısında içkimi yudumlamak"
"Güzel bir film seyretmek"
Hadi biraz daha zorlayın kendinizi. Eminim bir çok güzellik bulacaksınız derinlere inersek.
"Pazar sabahı yatağımda uyanmak ve miskinlik yapmak"
"Güzel bir kitap okumak"
Biraz oburlarınız "Sevdiğim yemeği yemek"
Ve daha niceleri. Olayın ne olduğu önemli değil, önemli olan size yaşattığı duygular.
Gözlerinizi kapatın ve en sevilen olarak belirlediğiniz o ana gidin. Anın tüm duygularını tek tek hissetmeye çalışın. Ortamın ışığını, kokusunu, seslerini zihninize çağırın.
Ne kadar güzel değil mi ?
İlk başta bu hisleri çağırmak kolay olmayacaktır. Zaman içinde daha iyi olacaksınız merak etmeyin. Kafanızda o anın tüm dokusunu yavaş yavaş oluşturun.
Şimdi içinizde uyandırdığı hazza odaklanın. Kabaran duyguları izleyin.
Gittikçe daha iyi oluyor değil mi ?
Oluşturduğumuz bu duygu paketini bir resim çeker gibi çerçeveye alın ve kaydedin. İşte ilk çerçevemiz hazır.
"Eee yaptım, şimdi ne olacak ?" diyorsunuz.
Bu çerçeve bizim ilk yardım malzememiz olarak saklanacak.
Artık trafik stresi, iş yerinin zorlamaları, ev dırdırlarına paydos.
Trafikte sıkıştınız mı ? Patron sizi bunalttı mı ?
Gözünüzü kapatın bu çerçeveyi çağırın. Hoop, işte en sevdiğiniz andasınız.
Bu kadar basit. Bu aracı kullandıkça gözünüzü kapamaya bile gerek duymadan huzur çerçevenizi çağırmaya başladığınızı göreceksiniz.
Bunu düzenli uyguladığınızda, yaşamınız eski kaotik durumundan kolayca kurtulur.
Şunu biliyoruz ki hayatı deneyimlememizi sağlıyan algılarımız, algılarımızın efendisi zihnimiz.
Zihnimizin efendisi ise BİZ leriz.
Yaşamınız sizi yöneteceğine, siz yaşamınızı yönetin.
Sevgiler
Erkan Sarıyıldız

Hepimiz çok güçlüyüz.
Fakat bir çoğumuz yaşantımızda bu gücümüzün farkına varmadan sıradan yaşamlar geçiririz.
Hakkettiğimiz yerlere ulaşamayız, istediğimiz işlerde çalışamayız, elimizdeki kısıtlı imkanlarımızla kıt kanaat geçinmeye çalışırız. Ardından da
" Ne kadar şanssız bir insanım !"
"Ben bunlardan daha iyisini hakketmiyor muyum ?" söylemleriyle sürekli sızlanıp, yaşamımızda mucizeler bekleyerek potansiyelimizin en dibinde sürünürüz.
Başarılı, zengin, örnek alınan insanlara bakıp, hayıflanıp, kendimize acırız.
Peki bu insanların diğer insanlardan farkı ne ?
Neden herkes bu başarıyı yakalayamıyor ?
Bir çok önemli şahsiyetin biyografisini incelediğinizde, çoğunun normal ailelerden geldiğini ve çocukluklarının zor geçtiğini okumuşsunuzdur. Yaşamlarındaki ortak payda ise hepsinin büyük idealleri olduğu ve içlerindeki coşku dolu çocukla beraber yürümeleridir. Büyük düşünerek tarihe isimlerini yazdırmışlardır.
Buradaki sır çekim yasasında. Benzer benzeri çeker. Bizler mıknatıs gibi benzerlerimizi çekiyoruz.
Siz aslında, düşündüğünüzü çeker ve düşündüğünüzü olursunuz. Yaratımı sağlayan sizin düşüncelerinizdir.
Her düşüncenin bir frekansı vardır. Düşünceler dışarıya manyetik enerji yönlendirir. Her düşünce manyetik çekim gücüyle kendi frekansına uygun olayları yanınıza çeker. Bu yüzden önemli bir nokta "İnsanlar hayatlarında neyi istediğini ve istemediğini gözden geçirip bunları düşünmeliler"
Düşünce = Yaratım
Bunu yaparken en baskın düşüncelerinizi hayatımıza çekeriz. Hastalık veya kötülük düşünenler hastalığı, bolluk düşünenlerse bolluğu hayatına çeker.
Düşüncelerinizi doğru seçin ve harika bir yaşam kurun.
Düşünceler duygularınızı oluşturur. İyi ve kötü duygular vardır. Yeni yaşamınızı kurarken "İyi hissetmek" en önemli kuraldır.
Ne düşünüyorsanız, ne hissediyorsanız hayatınız öyle olacaktır.
Evrene doğru sinyaller göndermek için hislerimizi doğru yönetmeyi öğrenmeliyiz. Hislerinizi yöneterek daha olumlu hale getirebilirsiniz. Bunun için, içiniz sıkıldığında mutlu anlarınızı aklınıza getirip, çılgınca şarkılar söyleyin. İçinizdeki mutlu duygular, mutlu olayları hayatınıza çeker.
Herkes kendi yaşamının yaratıcısıdır.
Merak etmeyin, Evren sizdeki değişimlere göre kendini yeniden düzenler. Aklınıza yaratıcı bir düşünce geldiğinde çabucak işleme koyun, çünkü Evren hızı sever. Gecikmeden, gücünüzden şüphe etmeden düşünce modellerinizi değiştirin.
Düşüncelerinize sınırlar koymayın, bu benim için fazla demeyin, çünkü Evren'de sınır yoktur. İsteyin hakketiklerinizi. İsteklerinizi ne kadar süre sonra olacağı önemli değil. Bazen hiç ummadığınız kadar çabuk olabilir. Sınır ve süreyi sadece sizin zihniniz oluşturur. İnsanlar kendi zindanlarını yaratırlar.
Önemli bir kuralsa elimizdekilere ve elimize geleceklere şükran duymaktır. Şükran duymak sizin hayatınızın mucizevi anahtarıdır. Siz ne kadar Şükür duygusunda kalırsanız, Evren size daha çoğunu gönderir.
Evren bize sonsuz imkanlarını sunmak üzere bekliyor. Yaşamımızın her basamağında "Çekim Yasası" 'nı bilinçli olarak uygularsak, hayatlarımız, içinde sevgi ve bolluğun olduğu, mucizelerle dolu birer karnavala dönüşür.
"Bizler düşüncelerimizin eserleriyiz"
Buddha
Sevgiyle kalın
Erkan Sarıyıldız
NOT: Eğer ilginizi çekerse, bu konuda çeşitli uygulamalar önereceğim yazılara daha sonra devam edeceğim.
İnsan bedeni gerçekten bir mucize.
Herşey öylesine mükemmel bir düzen içinde çalışıyor ki. Bedenin fonksiyonlarını ve yapısını ilk öğrenmeye başladığım tıp eğitimim sırasında gördüğüm bu mükemmellik karşısındaki şaşkınlığım o kadar senelik doktorluk sürecim içinde hergün yeniden ağzımı açık bırakmakta.
Öyle bir düzen ki;
Büyük bir otomatik fabrika gibi her doku, her organ bizim bir farkındalığımıza ihtiyacı olmadan yaşam denilen mucizeyi sürdürüyor. Aynı anda kalbimiz çalışıyor, yediklerimiz sindiriliyor, atık maddeler temizleniyor, dış ortamdaki olumsuz faktörlerden korunuluyor, vücut ısısı ayarlanıyor, hastalık etkenleriyle savaşılıyor, düşünülüyor, hatırlanıyor, vs.vs.vs. Damarlarımızda kırmızı hücreler, beyaz hücreler, hormonlar, besin maddeleri ve organizmanın sürdürülmesini sağlayacak tüm maddeler gidecekleri yerleri şaşırmadan doğru yerlere ve doğru zamanlamayla ulaşıyor. Anlatmakla bitmeyecek binlerce işlem aynı anda gerçekleşiyor.
Yaşam denilen mucizeyi bir düşünün.
Bu mucizeyi sürdürdüğümüz bu harika kılıfın aslında iki farklı bölümden oluştuğunu sonraki deneyim ve eğitim sürecinde öğrendim. Bu, ince ince herşeyin düzenlendiği fiziki bedenimiz dışında, onu saran enerji bedenimizin yapısı daha da ilginç.

Enerji bedenimizin orta bölgesindeki "Pranik" kanal ve fiziki bedenle etkileşiminin en yoğun olduğu enerji girdapları olan "Çakralarımız" da bu mükemmelliği tamamlıyor.
Tam sağlıklılık dediğimizde fiziki beden ve enerji bedenimizin birlikte uyum içinde çalışması anlaşılmalı.
Yaşantımız sırasında üstümüze aldığımız yükler, enerji bedenimizin çalışmasını etkiler. Olumlu yükler fiziki bedenimizin direnç ve tüm fonksiyonlarının uyum içinde çalışmasını sağlarken oluşturduğumuz bozuk enerji paternleri sağlığımızı elimizden almaktadır.
Düşünsel yapımızdaki değişimlerin, kurduğumuz yanlış kalıpların, üstümüze aldığımız negatif yüklerin hastalıkların oluşmasında temel etkenler olduğu konusunu ilk öğrendiğimde klasik tıp eğitimin verdiği güçle reddetmiştim. Olmaz demiştim, olamaz.
Fakat zaman içindeki deneyimlerimde bunun gerçek olduğunu gözleyince, tıbbın, enerji bedeni reddedemeyeceğini anladım.
Bu konuda gördüğüm en önemli uzmanlardan Louise L. Hay'in saptamalarından birkaç örnek aktarmak istiyorum. Bazı hastalıklar ve hastalığıu oluşturan düşünsel paternler şöyle:
Artrit-Sevilmediğini hissetme
Astma-Kendi bireyliğini ve bağımsızlığını hissedememe
Bağımlılıklar-Kendinden kaçış
Depresyon-Umutsuzluk
Boğaz hastalıkları- Kendini ifadede zorluk
Hazımsızlık- Korku, endişe hissetme
Kabızlık- Eski fikirlerden vazgeçmeyi reddetme
Kanser- Derin bir biçimde yaralanma, uzun süredir süren kızgınlık, nefretleri taşıma
Kolit- Güvensizlik
Kusma- Fikirleri şiddetle reddetme
Mide rahatsızlıkları-Korku
Liste upuzun sürüyor. Özellikle kanser olmuş kişilerde, içinde biriktirdiği öfkelerin, kurban psikolojisindeki yaşamlarının ve kızgınlıklarının tamamen silinmesiyle bu hastalığın da tamamıyla kaybolabileceğine ait bir çok örnek var.
Çevremizi ve kendimizi gözlediğimizde düşüncelerimizin ve streslerimizin hayatınızı ne kadar etkilediğini görebilirsiniz. Stresli anlarınızda midelerinizin ne kadar şikayet ürettiğini, hastalıklara ne kadar dirençsiz olduğunuzu farketmişsinizdir.
Bu bilgi ne işimize yarayacak ?
Şimdiye kadar kendimize kurduğumuz kalıplarımızı ve düşünsel modelleri değiştirdiğimizde fiziksel rahatsızlıklarımız da azalacak.
Ne güzel değil mi ?
Aslında bütün hastalıklarımızın bizim eserimiz olduğunu unutmayalım.
Yaşam denilen uzun yolda sağlığımızı korumanın yollarını özetlersem
*Düzenli sağlık kontrollerinizi yaptırın
*Düzenli spor yapın
*Bol bol su tüketin
*Stres azaltma teknikleri uygulayın
*Düzenli meditasyon yapın
*Hayata bakışınızı yeniden gözden geçirip zararlı kalıplarınızı değiştirin
*Kendinize zaman ayırın
*Bedeninizin yararına olanları bol bol tüketin, zehirlemeye çalışmayın
*Etkin dinlenmeyi öğrenin
*Doğru nefes almaya başlayın.
En önemlisi de kendinizi sevin.
Sağlıklı günlere.
Erkan Sarıyıldız
Öyle önemli bir zamanda yaşıyoruz ki. Yeni bir çağın eşiğindeyiz. İnsanlık bu yeni çağa ve değişen enerjilere uyumlanma sürecinde bir çok değişimlerle karşı karşıya. Bir çoğumuz farketmişizdir; içimizde çözemediğimiz bir heyecan hissi, zaman zaman öfke patlamaları, çarpıntı atakları, hergün değişen ruh halleri içindeyiz. Çoğu zaman kendimizi anlayamıyoruz.
Dünya da çıldırmış durumda. Ekonomik olarak ciddi bir kriz yaşanıyor, insanlar işsiz, açlık sınırında yaşayan yüzlerce kişi var ve üstüne üstlük her kıtada savaş üstüne savaş. Tüm devletlerin milli gelirlerinin büyük bir bölümü eğitim ve sağlık yerine silahlanmaya ayrılıyor.
Hatta buna sevgili yerküremiz de katılmış. Yeni enerji geçişi sancılı sürüyor. Depremler, fırtınalar, tsunamiler, seller, su baskınları ve kitlesel insan ölümleri gündemimizden inmiyor. Mevsimler değişiyor, küresel ısınma tüm yaşamımızı etkilemekte. Bu arada hastalıklar dizboyu, kanserler bir salgın gibi yayılmakta; daha önce ilaçla 1 hafta ilaçsız 7 günde geçen gripler bile tarzını değiştirmiş, yüzlerce masum insanı kaybetmekteyiz.
Çocuklarımız gelecekten umutsuz, beklentileri azalmış, ilişkilerde güvensizlik diz boyu. Yönetici kademelerini halkının çıkarından çok kendi çıkarları peşinde koşan insanlar doldurmuş.
Bunlar niye oluyor ?
Tüm bunlar yeni çağa geçişin doğum sancıları. Ne yazık ki doğum süreci içinde sancılar bir süre daha artarak sürecek.
Bu arada bu kadar karamsar tablonun yanında çok önemli bir gelişmede söz konusu; hepimizin yaratma gücü katbe kat artmış durumda. Ne istesek olduracak bir güce sahibiz. Bu öyle bir güç ki. Doğru kullanmayı öğrendiğimizde ol deyince olduracak, dur deyince durduracak düzeyde.
Elimizde güzellik de, kötülük de yaratabilecek çok güçlü bir silahımız var.
Gücü kullanmak önce düşünmekle başlar. Düşünce eylemin ilk basamağıdır. Ardından düşünce söze geçirilir ve eylem gerçekleşir. Yani sıralama:
Gez - Göz - Arpacık
Düşünce - Söz- Eylem
Düşünce oluştuğunda evrensel süreç başlamıştır. Mesaj gönderilir evrene. Fakat bu yaptırımın hayata geçmesi için söze dökülmesi lazımdır. Söze dökülen şey eylemin kilidini açar. Ardından hareket gelişir.
Gücümüzün bu kadar arttığı bir dönemde, yaratımın her basamağından sorumlu olduğumuzu unutmamalıyız. Aklımızdan bir şey geçirmek bile bu süreci başlatabilir.
O yüzden bu silahı sevginin ve barışın yolunda kullanmalıyız.
Hayatımızda olumsuz resimler oluşturacak filmleri, kitapları, yayınları reddedelim. Çocuklarımıza sevgi dolu, huzur dolu ortamlar sağlayalım.
Kendimizi çalışalım, eğitelim ve geliştirelim.
Etrafımızda, ilişkilerimizde güzellikler yaratalım .
Dünyamızı kitlesel yıkım araçlarından temizleyelim.
Her gün barış ve sevgi için dua edelim.
Bizler yaşadığımız dünyayı ve insanlığı yeni çağa taşıyacak neferleriz. Bu sancılı değişim sürecinde her bireyin üstüne düşen görev, yaratımlarını sevgi ve barışa yönlendirmektir.
Hayatımızın her bölümünde ve her yaptığımız eylemde sevgi bize önderlik etmeli.
Yeni çağa geçişin rahat olması için Sevgi seferberliği ilan ediyorum.
VE SEVGİ KURTARACAK DÜNYA'YI
Erkan Sarıyıldız
Hayatımızı hep bir arayışla geçiririz.
Önümüze gelen fırsatları hep daha da iyisi olur, dahası da bulunur diye elimizin tersiyle reddettiğimiz hiç olmadı mı ?
Konuştuğundan birşey alamayız diye dinlemediğimiz, beraberlikleri bize birşey katmayacak diye reddettiğimiz ilişkiler ? Hep dahada, dahada, dahada...
O bana uymaz, şurası tarzım değil, şöylesi benim için mükemmel olmaz diye deneyimlemekten bile kaçındığımız onlarca güzellik önümüzden gelir geçer.
İnsanoğlunun bence en büyük sorunu mükemmellik peşindeki arayışıdır.
Aslında mükemmelliği yaratan bizim algımızdır. Düşüncelerimiz ise algılarımızı oluşturur.
Bardağı boş ta görebilirsiniz dolu da. Bu bardağı nasıl görmeyi istemenizle alakalıdır. Düşünceleriniz hayatınızı yönettiği sürece mutlaka karşıtlıklar olacaktır. Çünkü karşıtlık düşüncenin doğasında vardır. Güzel-çirkin, doğru-yanlış, iyi-kötü sadece sizin düşüncelerinizin eseridir.
Düşüncelerin yapısında karşılaştırma vardır. Karşılaştırma olmadan düşünce varolamaz. Zihninizi düşüncelerden sıyıramayız. Düşünce olunca da karşılaştırma ve karşıtlıklar belirir.
Biz ne zaman düşüncelerimizin ardına geçer, hayatı olduğu gibi deneyimlemeye başlarsak herşeyin ne kadar mükemmel olduğunu görmeye başlarız.
Bir bakın etrafınıza, yaratılmışlara bakın. Herşey o kadar güzel ki.
Ve her şeyden insanın alabileceği o kadar yüce duygular var ki.
Hayatı deneyimlemeye izin verin kendinize. Yargıları, karşılaştırmaları, kurguları bir kenara atın hatta düşüncelerinizi de. Konuşun sokaktakilerle, etrafınızla; yüce ruhların seslerine kulak verin.
Hiç ummadığınız yerde öyle bir bilgelikle karşılaşırsınız, öylesine beklenmedik şekilde bir sevgi dolar ki içinize şaşırırsınız.
Sadece seyredin ve deneyimleyin. Anlamlar yüklemeden, olduğu gibi.
Belki de sizin için en iyisi, yanıbaşınızda görmenizi bekliyor.
Mükemmelliği aramayı bırakın. Zaten herşey mükemmel.
Sizler mükemmelsiniz.
Sevgiyle kalın
Erkan Sarıyıldız
"Macaca Fuscata" adlı bir Japon maymun türü bilimsel araştırma sebebiyle 30 yıl süreyle gözlenmiştir. Koshima adasındaki bu çalışma sırasında bilimadamları beslenmeleri için maymunlara kumların içine tatlı patates bırakıyorlardı. Maymunlar bu besinden memnun oldular, fakat kirli olması hoşlarına gitmiyordu.
18 aylık bir dişi maymun olan "Imo" bir gün kumlu patatesleri yakındaki derede yıkayıp yiyince çok hoşuna gitmiş ve bunu annesine ve arkadaşlarına göstermiş. Kısa sürede adadaki birçok maymun bu yöntemi kullanmaya başlamışlar. Bu eylem 100. maymuna ulaşınca artık adadaki yüzlerce maymun aynı anda patatesleri yıkamaya başlamışlar.
Buraya kadar herşey doğal görünüyor değil mi ?
Adadaki maymunların metodu belli sayıya çıkınca bu bilginin ulaşması imkansız olsa da aralarında deniz olmasına rağmen tüm diğer adalardaki maymunlar da patatesleri yıkamaya başlamış.
"100 maymun fenomeni" olarak bilinen bu deney, Quantum bilincini destekleyen en önemli deneylerden biridir.
Bu yüz maymun deneyi bize neyi gösteriyor ?
Her yaşıyan canlının bilinci ortak bir bilince bağlı olup, bilinçlerdeki değişmeler diğer türdaşlarının da bilincini etkiler.
Belli sayıda insanın farkındalığının artması kritik seviyeyi geçtiğinde tüm insanlık aynı anda farkındalığa geçecektir.
İnsanlığın aydınlanması için gerekli kritik kitle 1 milyon kişi için 10 kişidir. Yani 10 kişinin aydınlanması dünya üzerindeki 1 milyon kişinin aydınlanması demektir.
Bunun bilincine vardığımızda anlıyoruz ki hepimizin kendimizi geliştirmek için attığı her adım, dünyanın daha güzel bir yer olması için milyonlarca adım demektir.
Çok büyük bir sorumluluk değil mi ?
Dünya'nın daha güzel, barış dolu, huzurlu bir yer olması için hepimize büyük bir iş düşmektedir. Bunun yolu toplu eylem yapmak, yollara düşmek değil, kendinizi çalışmaktır.
Dünya'nın değişimi, bireyin değişiminden geçer.
Sevgiyle kalın
Erkan Sarıyıldız
Hepimizin güzel bir eseri gördüğümüzde nefesimiz kesilir ve içimizde bir şeylerin kabardığını hissederiz. Coşku kaplar içimizi.
"Nasıl olur da etten kemikten yaratılmış bir insan bu eseri oluşturmuş ?" deyip şaşkınlık içinde bu güzelliği seyrederiz. Aslında nefesimizi kesen, Tanrısallığın dokunuşudur. Yaratım insanın Tanrısal özünün eseridir.
Tüm insanların kodunda bu özellik yerleştirilmiştir. Kimimiz bu kodu çözer ve yaratır, kimimiz de kendi gücünün farkına varmadan bir ömür geçirir. Bilirsiniz deli ve dahi arasında ince bir çizgi vardır. Dehaların yaşamlarını incelediğinizde hep ayrıksı, şaşırtıcı taraflarının olduğunu görürüz. Toplumsal kuralların dışında yaşarlar. Aslında bizlerden farkları yoktur. Onlar da doğarlar, büyürler, anne -babaları vardır. Hepimizin yaşadığı süreçleri geçirirler.
Peki onlar nasıl yaratıyor da bizler yaratamıyoruz?
Yaratıcılık beynin çalışmasında gizli bence. Sol beyin bizleri hayatta tutmaya , olanları isimlendirmeye, yargılamaya ve sorgulamaya sevkederken, sağ beynimiz hayal gücümüzün kaynağıdır. Her yaratım bir hayalle başlar. Sağ beynimiz ne kadar aktifse hayal gücümüz o kadar genişler.Orda yeşerir Mona Lisa'lar , senfoniler, Davut'lar. Yaratıcıda özgür düşünce, sonsuz coşku vardır.
Evren'in tüm yaratılmış, yaratılacak güzellikleri hepimizin bağlı bulunduğu ortak bilinçte durmakta. İşin sırrı bu ortak bilinç "Alan"'ına girebilmek için gerekli giriş kodunu çözebilmek. Bazılarında bu giriş şifresi açık seçik durmakta, bazılarında ise gizli dehlizlerde. Ne güzel ki bu alana girmek hepimizin ulaşabileceği bir özellik. DA VİNCİ'nin şifresi işte bu.

Hepimiz yaratabilir miyiz?
Evet
Bunun için önce kendimize inanmalı ve eyleme odaklanmalıyız. En önemlisi ise kendimizin iç seslerini dinlemeyi öğrenmeliyiz. Eğer kulak verirseniz içinizdeki Tanrısallığa, zaten yaratım süreci başlamıştır. Yani saygıdeğer İLHAM PERİSİ'ni beklemeye gerek yok. İçimizde bu periyle yaşıyoruz zaten.
Yalnız bu süreçte çeşitli handikaplar mevcut. Özellikle sol beyin ve toplumsal yargılamalar bizi durdurmaya çalışır.Yapamazsın der, olmamış der. Kendinize inanıyorsanız, bu sesleri değil sadece kendi sesinizi dinleyin.
Bu süreçte sakın bir zorlamaya girmeyin. Bu da sol beyinin marifeti. Bir şey yaratmalıyım, üretmeliyim dedikçe zihin devreye girip bu süreci baltalar. Fikirler saklanır, resimler kaybolur, müzikler susar. Doğum sancısının bile zayıf kaldığı sancılar sarar bedeninizi. Kendinize inancınız kaybolur. Sanatçıların yaratım sancısı dediği döneme sokarsınız kendinizi.
Siz ne zaman ki yaratımı akışa bırakırsınız o zaman fikirler, müzikler, yazılar, kitaplar elinizden dünyaya doğmaya başlar.
Eğer Tanrısallığınızla tanışmak istiyorsanız haydi iş başına. Hepimizin mutlaka yapabileceği bir şey vardır. Yeteneğinize göre başlayın bir projeye.
Çıkarın boş sayfaları, alın kalemlerinizi elinize.
Başlıyoruz.
Her gün özgürce aklınıza gelenleri yazın bir kenara. Sorgulamadan, yargılamadan. Ardından okuyun yazdıklarınızı. İşte ilk eseriniz, ilk çocuğunuz. Hergün bunu yaptığınızda göreceksiniz her yeni çocuğunuz bir öncekinden daha güzel ve daha sizden.
Sanatçıya sormuşlar "Hangi eseriniz daha güzel?"
"Henüz yaratmadığım "demiş.
Sevgiyle kalın
Bu arada yaratımlarınızı bizlerle paylaşmak isterseniz blogumuzda sevinçle yayınlarım.
Erkan Sarıyıldız