10 Mart 2010 Çarşamba
KUMDAN KALELER
Siz hiç plajda kumlarla oynayan çocukları izlediniz mi ?
Hayal güçlerinin elverdiğince kocaman kaleler kurarlar, etrafını duvarlarla çevirirler, yanlarına hendek kazarlar iki kaleyi kanallarla birleştirirler. Ne kadar coşku doludurlar. Kendi kumdan dünyalarını yaratırlar. Uzağa geçip şöyle bir gururla seyrederler yaratımlarını.
Ardından bu kadar gururla ve saatlerini alan uğraşlar ardından yaptıkları eserlerini, neşe içinde ve alkışlayarak üstünde zıplayarak yerle bir ederler. Sonra yine kumları düzeltip yeniden bir dünya kurmaya başlalar.
Siz hiç kumdan kalelerini dalgalar yok edecek diye strese giren bir çocuk gördünüz mü ?
Belki biraz endişelenirler ama o kadar.
Peki bu endişeler ne kadar sürer ?
En fazla bir kaç dakika.
Peki dalgaların önüne set çekmeye uğraşırlar mı ? Veya yağmur yağınca kaleyi korumak için üstüne örtü örterler mi ?
Sizce bir çocuk kale ayakta duruyor diye güvende hissedip, kale yıkılınca varoluşsal sıkıntıya girer mi ?
HAYIR.
Çocuklar hiçbir şeye sıkıca sarılmazlar. Ne olacaksa olmasına izin verirler. Kendi dünyalarını yarattıkları gibi yıkabilirler de. Ve en güzeli her basamakta bu olayları izlerken yüzlerinde coşku ifadeleri görürsünüz.
Erişkin bakış açısı ve çocuk bakış açısının farkı nedir hiç düşündünüz mü ?
Erişkin olan bizler, yarattığımız herşeyin devamlılığını sürdürmek için uğraşırız. Bunların devamlılığı bizim için çok çok önemlidir ve mahfolmasına izin veremeyiz. Bir yuva, bir iş kurarız ama bunların yapısında değişmeler başladığında tüm hayallerimiz mahfolur. Derin bir acı içine yuvarlanırız.
Biz ne kadar herşey mükemmel olmalı diye çabalarsak, kendimizi o kadar güvende hissederiz.
Aslında biz bir şeye ne kadar tutunursak ve bir şeyleri oldukları gibi tutmak için ne kadar çabalarsak bunun ardından bir o kadar da acı çekeriz.
Evrenin doğası bu; yaratılış ardından bir süre devam ediş ve en sonunda yokoluş. Bu herşey için geçerli.
Bedeninizi düşünün vücudumuzu yarattık, yaşamımızı sürdürüyoruzve ardından ayrılma zamanı geldiğinde ayrılacağız. Hepsi de mükemmel bir zamanlama zinciri içinde oluyor. Evrende de olan aynen bu.
Eğer herşeyi akışına bırakıp, dünyayı bir çocuğun bakış açısıyla deneyimlemeye başlarsak hiçbir zaman sonlanmayacak olan gerçeğin özüne ulaşırız.
Sizler yaratılışın ve yıkımın ölümsüz üstadlarısınız.
Yaratıp, bir süre bu yaratımın keyfini çıkarıp ardından ortadan kaldırabilirsiniz. Ve bu devinimi sonsuza kadar sürdürebilirsiniz.
Ne mi yapmalıyız?
Tekrardan küçük bir çocuk haline dönüp eğlencenin farkına varalım, yarattığımız her şeyin keyfini sonuna kadar çıkaralım. Çocuğun, kumdan kalesini neşe içinde yıkabilmesi gibi zamanı gelince olacak değişimlerin olmasına izin verebilmeliyiz. Çünkü bizler yeniden daha iyi, daha taze ve neşe içinde yaratabilecek güce sahibiz.
Önümüzde iki seçenek var.
Olaylara ve elimizdekilere sımsıkı yapışıp, bırakmamaya çalışmak. Eğer bu seçeneği tercih ederseniz, bu şeyler değişmeye başlayınca büyük bir acı içine düşeriz.
Veya yaşamı bir eğlence alanı olarak görmeye başlayıp, karşımıza çıkan herşeyi büyük bir neşe içinde ve her getirdiğiyle karşılamak.
Yani hayatı olduğu gibi deneyimlemek.
Ne zaman kendinizi değiştirmek için ideal bir örnek ararsanız, etrafınızdaki çocukları gözleyin.
Çünkü henüz kirlenmemiş ve saf kalabilmiş yaşamın örnekleri çocuklarımızda saklı.
" Küçük bir çocuk haline gelemezseniz, Tanrı'nın Krallığına giremezsiniz"
Hz. İsa
Sevgiyle kalın
Erkan Sarıyıldız
9 Mart 2010 Salı
BİLGELİK KAPISI
Doğduğumuz günden beri hep başımız sıkıştığında çözümü dışarıda aramayı alışkanlık haline getirmişiz. Kendi kendimize yetemediğimiz bu süreçte tüm ihtiyaçlarımız başkaları tarafından karşılanmış ve bu kalıp senelerce " Çözüm dışarıda aranmalı" olarak sürmüş. Ailemiz yiyecek, barınak, sevgi ihtiyacımızı karşılamış.
Koskoca adam olmuşuz fakat, hala bir tarafımız ağrıdığında "Anneciğim yardım et " diye ağlamaz mıyız ?
Erişkin olduğumuzda da çözümü dışarıda arama alışkanlığı sürmüş. Başkasının bilgeliğinde aramışız çözümleri.
Klasik bir kitaptır eminim bir çoğunuz okumuşsunuzdur; Coelho'nun Simyacı adlı kitabı. Öyle güzel anlatır ki kişinin aradığı herşeyin esasında yanıbaşında, hatta içinde olduğunu.
Hepimiz bilgiyi aramak için onlarca kitap okuduk, saatlerce eğitimlerden geçtik. Binlerce sorunun cevabını binlerce kelime okuyarak bulmaya uğraştık. Ne dille yazılmış olursa olsun tüm bilgilerin hepsi sonunda aynı yere ulaştı:
"Tüm sırların çözümü kendimizde."
Hayatı anlamak için, Tanrı'ya ulaşmak için çıkılan yolların ilk durağı da, son durağı da sizsiniz.
Tüm bilgilerin kaynağı içinizde saklı. Tanrı'yı dışarıda aramakla bulamazsınız. Tanrı'ya kendi tanrısal parçanız aracılığıyla ulaşabilirsiniz.
Evrenin oluşumundan itibaren oluşmuş, yapılmış herşey üst benliğiniz tarafından bilinmekte.
Burada yapılması gereken önce kendimize inancımız ve güvenimizi oluşturmak ve ardından bu bilgiye ulaşmanın yolunu belirlemek.
Sizlerle bir sırrımı paylaşacağım:
"Evrenin sırlarına açılan kapı içinizde."
Ve bu kapı doğduğunuz andan itibaren açmanızı bekliyor.
İşin garip tarafı sizin her zaman gördüğünüz bu kapının önemini anlamanız ve kapıyı açabilmeniz için mutlak bir süre çabalamanız gerekiyor. Aramakla geçirdiğiniz onlarca yolun sonucunda ancak, bu kapıyı açabilecek anahtara ulaşabiliyorsunuz. Tabii ki bu anahtara ulaşmak her babayiğidin harcı değil. Öyle olsaydı yeryüzündeki herkes bu üstün bilgiye ulaşabilirdi. Bu kapıyı açabilmek için belli şartlar lazım.
Bu kapıyı, ancak kendi olmuş, kendini gerçekleştirmiş insanlar açabilir.
Bu kapıyı, içindeki Tanrısal gücün farkına varanlar açabilir.
Bu kapıyı, ağzından sevgi, gönlünden cesaret damlayanlar açabilir.
Bu kapıyı, kapının ardındaki muhteşemliği ve yüksek gücü karşılayabilecekler açabilir.
Gönlünüz önce tırtıl olup kozasına girecek ki, şahane bir kelebek olarak özüne varabilsin.
Herşey çaba gerektiriyor.
"Emeksiz yemek olmaz."
"Ne gerek var bunca uğraşmaya. Bilgi madem benimle, o zaman niye ulaşamıyorum?"
İnsanoğlu'nun en nankör taraflarından biridir; bilgi için bir bedel ödenmez ise kıymetini bilmez Ademoğlu.
"Önce çilesini çekeceksin, sonra sefasını süreceksin."
Siz ne kadar çok kendinizi tanır, üstünde çalışır ve özgürleşirseniz bu kapıyı açmanız daha da kolaylaşır.
En önemlisi de kendi gücünüze inanırsanız.......
Sevgiyle kalın
Erkan Sarıyıldız
8 Mart 2010 Pazartesi
SEÇİM ZAMANI
Hepimizin herhalde hayatta verebileceği en önemli karar, yaşamımıza bundan sonra nasıl devam edeceğimizin kararı.
Bugün size 2 adet hap sunuyorum. MATRİX filmindeki gibi KIRMIZI ve MAVİ..
MAVİ hapı alırsanız hayatınız eskisi gibi devam edecek. Yani, siz aynı siz, toplum aynı toplum. Bugüne kadar yaşamınızı sürdürdüğünüz gibi sürecek bundan sonrası. Toplumun ve yüzyılların yarattığı inanç kalıplarınız aynı kalacak. Kendinizi bedeniniz olarak görmeye devam edeceksiniz. Ölümlü bir varlık olarak sürdüreceksiniz yaşamınızı. İşinize gideceksiniz, evinize döneceksiniz, gelişen olayları size aktarıldığı şekliyle bilecek, size dayatılan şeyleri yapacaksınız. Gittikçe sınırlanmış, herşeyden ayrı bir BEN olacaksınız. Gerçek potansiyelinizin farkına varamayacaksınız. Yani şu an yaşanılan sıradan ve rutin yaşamınız.
Diğer hapı seçerseniz ise başınıza gelecekleri önceden kabul etmeniz lazım. Hiç kolay değil bu yolun getireceklerini karşılamak.
İlk olarak kendinizi eskisi kadar rahat hissetmeyeceksiniz. Toplum hatta sizi ilk başta belki biraz dışlıyacak "Deli saçması" diyecekler düşüncelerinize, "Boş ver bu uçuk kaçık şeyleri" diyecekler.
Öncelikle söyleyeyim ne yazık ki bu hapı içtikten sonra dönüşü yok. Artık hiç bir zaman eski BEN dediğiniz halinize dönemeyeceksiniz. Gerçekleri ve büyük resmi görmeye başlayacaksınız.
İnsanoğlunun düşürülmeye çalışıldığı durumu, nasıl tutsaklaştığını, nasıl küçük hapishanelere konulduğunu üzülerek farkedeceksiniz.
Gerçek sizi arayacaksınız. Uyku halinizde yaşadığınız şu anki haliniz değil, uyanmış kendinizden bahsediyorum.
Aslında herşeyin evrensel bir bütünü oluşturduğunu anlayacaksınız. Her parçanın gerekli olduğunu göreceksiniz. En önemlisi de her parça arasında çok kuvvetli bağlar olduğunu anlayacaksınız.
Önce kendinizi ait olduğunuz yerde değilmiş gibi hissetmeye başlıyacaksınız. Senelerdir ben dediğiniz vücudunuzun siz değil, bir taşıyıcı olduğunu göreceksiniz. Gerçek sizin beden aracılığıyla dünya deneyimi yaşadığının farkına varacaksınız.
En büyük korkunuz olan ölümden korku son bulacak. Ölümsüz bir varlık olduğunuzu göreceksiniz. Siz hep vardınız ve hep olacaksınız.
Artık toplumun yönetimi altında değil, kendinizin efendisi olarak yaşamaya başlıyacaksınız.
Şimdiye kadar yaşam amaçları olarak belirlediğiniz şeylerin aslında ne kadar büyük birer aldatmaca olduğunu göreceksiniz.
Bunlar nasıl mı yansıyor hayatınıza ?
Size dayatılan sistemin enstrümanlarını az kullanıyorsunuz. Evinizde televizyon daha az seyrediliyor, günlük haber denilen kocaman yalan mekanizmalarını kulak ardı etmeye başlıyorsunuz. Bunların arkasında oynanan oyunları net ve açık görüyorsunuz.
Kendinizin gelişimi için sürekli uğraşmaya başlıyorsunuz. Önce soyunup sonra tekrar giyiniyorsunuz inançlarınızı. Kalıplar oluşturmuş eski bilgileri unutup yeni bilgilerin ışığında yeniden yaratıyorsunuz gerçeğinizi. Yani her cümlesi kendinizin olan bir kitabı yazmaya başlıyorsunuz.
Hayatınızda sıklıkla kullandığınız dramatik oyunları hem oynamıyorsunuz hem de oynandığında hemen görebiliyorsunuz.
Eskiden kızdığınız olaylara, insanlara kızmamaya başlıyorsunuz. İnsanların içindeki ilahi özü kolayca görebiliyorsunuz. Yapılan hareketler sizi artık acıtmıyor, hatta komik bile gelebiliyor.
Hayatın deneyimsel bir oyun olduğu gerçeğine varıyorsunuz.
Sadece kendi gücünüze inanıyorsunuz. Başkasıyla tamamlanma ihtiyacınız kalkıyor. Başkalarından beklentileriniz kalmıyor ve yaptıklarınızı karşılık beklemeden yapmaya başlıyorsunuz.
Rüyalarınız zenginleşiyor. Daha önce farkında olmadığınız boyutlar kapılarını size açıyor.
Yaşam denilen oyunun hep ŞİMDİ'lerden oluştuğunu görüyorsunuz. Olasılıkların zindanından çıkıp ağırlıksız, işkencesiz yaşıyorsunuz anları ışıltınızla.
Işıltı demişken, gerçekten pırıltınız artıyor. Etrafınızdakiler ne olduğunu anlamıyor ama ışıltınıza şaşırıyorlar.
Eski ilişki kurduğunuz insanlar yanınızdan teker teker ayrılsa da yeni size uyacak titreşimdeki insanlar çevrenize doluşuyor.
En güzeli de sabah kalktığınızda yeni güne umutla ve huzurla kalkıyorsunuz.
Mecbur değilsiniz illaki bu hapı seçmeye. Herkes spiritüel savaşçı olmak zorunda değil.
Evrensel en temel kaide:,
"Herkesin özgür iradesi vardır."
Yol seçimi tamamen size bağlı. Sizlere bu yol iyi bu yol kötü diyemem. Hayat seçimlerden örülür.
Tek söyleyeceğim, ikinci yol gerçeğin ve ışığın yolu.
Seçim sizin.
Sevgiyle kalın
Erkan Sarıyıldız
6 Mart 2010 Cumartesi
ŞÜKÜRLER OLSUN
"Kendimize gelip şükredelim.
Bugün çok şey öğrenmemişsek, mutlaka az bir şey öğrendik.
Eğer az birşey bile öğrenmemişsek, en azından hasta olmadık.
Eğer hasta olmuşsak en azından ölmedik. Öyleyse şükredelim."
BUDDHA
Şükretmek şu anda elimizde ne varsa onun farkına varıp, olduğu için teşekkür etmektir.
Şükretmek birşeyin olmasını istemek değil, sahip olduklarımızın farkına varmaktır.
İstediklerine sahip olabilmenin en güçlü yolu sahip olduklarımıza şükretmektir.
Hepimiz Evrenden onlarca şey isteriz. Bunun da en çok kullanılan yolu dua etmektir. Gece yatarken, yemek yerken, yolda yürürken, bir şey isterken dua etmek insanı rahatlatır. İnsanlar için Yaratıcı ile diyaloğa geçmektir dua ritüeli.
Artık ben dua etmiyorum. Çünkü dua hepimizin zihninde Yaratıcı'dan bir şey istemek için yapılan bir eylem. Benim için esas olan istek duaları yapmaktansa, Yaratıcı'ya bize sundukları için şükretmektir.
Bize verdiği her şeye, tüm güzelliklere, aldığımız nefese, sağlığımıza, yaşamımıza şükretmektir.
Eğer siz bir şeyi dua ederek isterseniz bu evrensel lisanda "İhtiyacı var, öyleyse yokluğunu deneyimlemeli." olarak algılanır. Gerçek olan elimizdeki yüzlerce değeri onurlandırıp, şükrüne varmaktır
İnsanlara bu söylemle gittiğinizde hemen klasik bir örnek olan yarısı su dolu bardak hikayesi anlatılır. Burada kişiler bardağın dolu tarafını görüyorum diyerek elindekilere şükrettiğini zanneder.
"Olumlu düşünüyorum, çünkü boş tarafı görmüyorum, dolu tarafı görüyorum" derler.
Aslında burada dolu boştan iyidir önermesi bu yargıyı belirliyor. Bizim geçmemiz gereken bakış açısı sadece bardağa yarısı dolu olduğu için şükretmektir. Biz şükürlerimizi olanı onurlandırarak yapmalıyız, olmayanla karşılaştırarak değil.
Şükür içinde yaşamak, farklı bir düşünce şekline geçmektir.
Bir örnek vererek anlatayım
Aileniz, arkadaşlarınız var, fakat romantik bir ilişkiniz yok. Burada iki bakış geliştirebilirsiniz.
-Romantik ilişkim yok o yüzden mutsuzum ve böyle bir ilişki istiyorum. Bu evrensel mesaj olarak " İstiyorum ve sahip değilim" olarak algılanır. Siz sadece isteme konumunda kalırsınız.
-Şükrederek düşünme tarzında ise "Benim zaten çok güzel ilişkilerim var. Hepsine şükürler olsun "dersiniz. Evren size bu bilincinize hizmet edecek insanları gönderir.
Nelere mi şükredelim?
O kadar şey var ki sahip olduğunuz. Bir düşünün eminim yüzlerce şey bulabilirsiniz.
Kaşınıza, gözünüze, yediğinize, içtiğinize......
Herşeyin başında yaşamınıza şükredin.
Elindekilerin değerini bilmek en büyük zenginliktir.
Sevgiyle kalın
5 Mart 2010 Cuma
EVCİLİK - FARKINDALIK OYUNU
Diyeceksiniz ki konu yine dolaştı, dolaştı ilişkilere geldi.
Aynı şeyler yazıyorsun sürekli de diyebilirsiniz fakat, yaşamın sırları kurduğumuz ilişkilerde saklı. Ben adlı puzzle'ın tüm parçalarını ilişkilerinizde bularak tamamlıyabilirsiniz.
İlişkiler kendini gerçekleştirmenin en zor ve en iyi yoludur. Çocukluk çağımızda hepimiz bu işin farkına varıp evcilik oynamıştık, hatırlarsınız. Birbirimize roller verip, karşımızdakini tanımaya çalışmıştık.
Seneler geçince esasında burada tanımaya çalıştığımızın kendimiz olduğunu anladım. Aslında karşınızdaki kişinin size gösterdiği ipuçları, sizin kendi gizeminizi çözmenizi sağlar.
İlişkiler insanların içindeki ilahi özü görmek için büyük fırsatlardır.
Ölümsüz ruhlar olduğumuzu hatırladığımızda ilişkiler daha ilgi çekici hale gelir.
Hiçbir ilişki kazara oluşmaz ve önemsiz değildir.
Düşünsenize binlerce insanla karşılaşırsınız, iletişiminiz olur fakat, O kişiyle birlikte olursunuz. Tüm bunların altındaki ince hesaplamaları ve eş zamanlılıkları gözden geçirin. Çoğu zaman zaten bir ilişki kurulacaksa önüne hangi engelleri kurarsanız koyun, o ilişki kurulur. Tam tersi de doğru. Bu bize hiç bir şeyin tesadüfi olmadığını bir kere daha kanıtlıyor. Sizin gelişmenizde, size uygun hayat senaryosu sunabilecek kişi hayatınıza mutlaka çekilecektir.
O yüzden özellikle birlikteliğinizi uzun soluklu kontratlarla bağladığınız evlilik ilişkisi bir kat daha önem kazanıyor. Dünyasal düzlemden baktığınızda iki ayrı insanın, iki ayrı hikayenin birleşip tek bir hikaye haline dönmesi hiç kolay değil. Zaman istiyor, çaba istiyor en önemlisi de sevgi istiyor bu birleşmenin sağlanması. Dengelerin kurulma süreci pek çetin geçse de ardından sular durulunca gerçekten evlilik bir ideal ortam.
Ama insan sürekli değişen bir varlık. Durduğu yerde durmuyor. Bu dinamikler hep sabit kalacak zannetmeyin. Öyle ilginç süreçler yaşanıyor ki zaman içinde; her an oynar zeminlerde hissediyorsunuz kendinizi. Tam herşey oturdu yerine dediğinizde yeni bir değişim, yeni bir alışma süreci ardı ardına takip ediyor.
Bahsettiğim, bildiğimiz sıradan evlilik manzaralarına benzemiyor değil mi?
Hani kadının, erkeğin rollerinin üç aşağı beş yukarı belirlendiği, her zaman öngörülebilen tepkilerin beklendiği ortalama evliliklerden bahsetmiyorum. Her iki tarafın da kendini geliştirmek için uğraştığı , farkındalığın arttığı evlilikler bahsettiğim.
Gerçekten bir yanda klasik evlilik resmi, bir yanda bu yenilikçi farkındalık oyunu.
Bu tip gelişim süreçlerinde evliliğin yapısının sürekliliğini devam ettirmesi çok da kolay değil. O yüzden yoğun kişisel gelişim uğraşlarını iki taraflı gerçekleştirmeyen çiftler arasında ciddi ayrılıklar hatta evliliğin bitirilmesi sıklıkla görülüyor.
Burada ayırdına varılması gereken şu;
Biz evlendiğimiz kişinin kendi kafamızda tasarladığımız şekliyle olmasını mı, yoksa kendi gibi olmasını mı istiyoruz ?.
Kendi olarak ve kendi gelişimini tamamlaması için alan yaratmak esasıyla giden ilişkilerde sonuç harika. Fakat bu yolun kolay yol olmadığını kabul etmeli. Bunu şöyle düşünün iki kişi sürekli değişiyor ve yeni titreşim seviyesinde ilişki yeniden kuruluyor. Dinamik tamamen değişiyor. Ardından toparlanma süreci geliyor.
Aynı zamanda evliliğin zaman içinde girdiği rutin tuzağına girmiyorsunuz. İkinizdeki oluşan sürekli değişimle farklı farklı insanlarla beraber oluyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz.
Bu tip yoğun çalışmaların ardından kişilerin kendilerini gerçekleştirme döneminden geçerken geçici bir süre yüksek enerjili ve farklı olabileceğini biliyoruz. Bu durumda diğer tarafın kişiye zaman tanıması ve özdeki sevgisinin gücünü kullanması gerekli.
Şunu unutmamalıyız bu yaşanan geçiş süreçleri hem karşınızdaki kişinin kendisini tanıması için hem de ilişkinizin daha iyi temellere oturması için gerçekleşiyor.
Yani herşey aslında daha aydınlık bir ilişki için .
Sevgi dolu ilişkilerde kişiler karşındakinin farklı bir kişi olduğunu ve ihtiyaçlarının değişik olabileceğini unutmamalı.
Kimsenin kimseye sahip olmadığını, iki ayrı özgür bireyin bir ortak hayat paylaştığını aklımızdan çıkarmamalıyız..
Bir sorunla karşılaşıldığında ilişkiyi beslemeli, sabırlı ve yoğun iletişim içinde olmalıyız.
Bizler yeni, ışık toplumunun yaratıcılarıyız. Eski yapılar, tabular, kalıplar bizi geleceğe taşıyamaz. O yüzden önce kendimizin gelişimi için, sonra da ilişkilerimizin gelişimi için elimizden gelen çabayı göstermeliyiz.
En büyük değişimi de toplumsal yapının çekirdeği olan aile yapısında gerçekleştirmeliyiz. Çünkü geleceğimizi oluşturacak ışık elçileri olan çocuklarımız bu ortamda filizleniyor.
Her bireyin TAM olduğu, sırtlarından yükleri attığı, sırtı dik ve en önemlisi SEVGİ temelli ailelerle yeni çağı karşılayabiliriz.
Sevgiyle kalın
Erkan Sarıyıldız
4 Mart 2010 Perşembe
ZOR ZAMANLAR
Zaman zaman hissedersiniz. Hayatınızda herşey düzgün giderken birden aksilikler zorluklar, sorunlar üstüste gelmeye başlar. Bir tarafınız hatta " Teker teker gelin üstüme" diye isyan eder.
Shakespeare'in bir lafı ne kadar güzel anlatır bu durumu
"Şanssızlıklar asla tek başına gelmezler"
Ben bu dönemlere imtihan dönemleri derim.
Gerçek gücünüzün ne olduğunu anlama imtihanı. Evren sanki size kendi gücünüzü göstermek için kurgulamıştır.
Birileri yukarıdan "Bakalım bunu da kaldırabilecek mi?" diye gözlüyor gibidir.
Gerçekten kendinizi çaresiz, güçsüz bir şekilde uçurumun eşiğinden yuvarlanmaya başlamış gibi hissedersiniz.
Esasında büyük insanların hikayelerinde böyle bir dönem geçirmiş olmaları ortak bir nokta gibi. Bir çoğu bu dönemlerden sonra gerçek güçlerinin farkına varıp dünyayı değiştirecek işlere imzalarını atmışlar.
Böyle bir durumda iki adet şıkkınız var:
Birincisi, en dibe çöküp, orada kaderinize küsüp hayatınızın bundan sonrasını kendinize, hayatınıza acıyarak geçirmek.
İkincisi ise savaşçı ruhlara göre olanı. Bu durumun bize gösterdiği dersi alıp, silkelenip ayağa kalkarak, eskisinden daha güçlü olarak yeniden başlamak.
Yani bu kötü durumlar silsilesini, kendini tanıma ve gerçekleştirme fırsatı olarak kullanmak.
İnsanoğlu sıkıntısız ve kolay yaşamlarda kendi gücünün sınırlarını bilemez. Önemli olan bu tip durumlarda kendini ortaya koyabilmektir.
İyi denizciler fırtınalı denizlerde yetişir.
Bu konuya uygun çok beğendiğim bir hikaye var.
Birgün bir çiftçinin yaşlı eşeği kuyuya düşer. Yaşlı eşek düştüğü kuyunun içinden acı acı bağırmaya başlar ve saatlerce bu durum böyle gider. Çiftçi de eşeği derin kuyudan nasıl çıkarırım diye bir oraya bir buraya sorar, düşünür, kaşınır, taşınır. Sonunda eşeği çıkarmanın mümkün olmadığına karar verir ve eşek de yaşlı olduğu için daha çok acı çektirmeyeyim mantığıyla kuyuyu toprakla örtmeye karar verir. Komşularını çağırır ve beraberce kuyuya toprak atmaya başlarlar.
Zavallı eşek önce ne olduğunu anlamaya çalışır ve kendini kuyuya gömdüklerini anlayınca acı dolu haykırmaya başlar. Bir süre sonra eşeğin sesi kesilir. Köylüler merakla ne olduğunu anlamak için kuyuya eğilip bakarlar. Eşek, sırtına düşen her toprakla beraber silkinip inanılmaz bir şeyi gerçekleştirmektedir. Eşek silkelenir, toprağı ardına alır ve yükselen toprağı basamak olarak kullanıp yukarı doğru bir adım atar. Bunun üzerine köylüler toprağı atmaya devam eder ve eşek adım adım yukarı doğru yükselir. En sonunda da kuyunun ağzına kadar yükselen toprakla beraber eşek kendini kuyudan dışarı atar.
Hayat zaman zaman her türlü sıkıntıyı, zorluğu, kiri, pası üstünüze atabilir. Burada yapılması gereken silkelenip, bu olayları basamak yapıp yukarı doğru bir adım atmaktır.
Ne güzel ki, kirleri silkeledikten sonra artık eski siz değil, daha da güçlenmiş bir siz karşınıza çıkar.
Gücünün farkında olan, kendine inanan, önündeki hiçbir şeyi engel olarak görmeyen ve büyük hedefleri olan bir siz.
Sevgiyle kalın
Erkan Sarıyıldız
2 Mart 2010 Salı
ZAMANIM YETMİYOR - PARETO YASASI
Çağdaş insanın klasik sıkıntısı zamana yetişememek.
"Zaman su gibi akıp gidiyor. Hiç bir şeye yetişemiyorum. Hayatımın kontrolü sanki benim elimde değil. Ne kendime ne de kimseye zaman ayıramıyorum."
Her şey, bir yarış içindeymiş gibi hızlıca geçip gidiyor.
Peki neden zamanı yetiştiremiyoruz?
Bence burada zamanın yetersizliğinden çok zaman yönetimi konusundaki beceriksizliğimiz buna sebep oluyor. Gerçekten zamanımızı yönetmede usta değiliz.
Günümüzde zaman yönetimi eğitimleri veriliyor, kitaplar yazılıyor, araştırmalar yapılıyor. Son zamanlarda benim çok dikkatimi çeken bir tanesi Pareto Yasası veya diğer adıyla 20/80 Yasası.
Pareto Yasası kısaca şöyle doğmuş. Vilfredo Pareto adlı İtalyan ekonomist gözlemleri sonucunda İtalya'nın %20 nüfusunun ülkenin tüm varlığının %80 ine sahip olduğunu saptamış ve bu yasayı ortaya atmış. Bu kuramın ardından Joseph M.Juran adlı düşünür bu kuramı farklı platformlara taşımış. Arkasından 20/80 kuralı olarak çeşitli konularda kullanılmaya başlanmış. Tabii ki her konuda olduğu gibi bu yasanın da aşırı ve gereksiz kullanım alanları olsa da ben zaman yönetimi için uygulamada çok fayda sağladım.
%20 sebebin %80 sonucu oluşturduğunu söyleyen bir yasa.
Juran önergesi olarak da isimlendireceğimiz yasa şöyle özetlenebilir.
"Bir durumdaki sonuçların büyük bölümü, küçük sebepler tarafından oluşturulur."
Bu sırrı çok az kişi biliyor ve uyguluyor. Bunun sonucu da milyonlarca insan zamanının yetişemediğinden yakınıyor, stres, başağrıları çekiyor. Her günleri diğerinden beter şekilde geçiyor. Sürekli kötü şeyler başlarına geliyor. Boşa harcanan zamanlar neticesi, yeterince zaman ayıramadığımız ilişkiler bitiyor, kendimizi dinleyecek, spor yapacak zaman bulamıyoruz. Buna benzer onlarca berbat örnek verebilirim. Herşey daha güzel ve verimli olabilecek iken sadece yaşantımızı planlama sorunumuz yüzünden hakketttiğimiz şekilde yaşayamıyoruz.Bu yasayı uyguladığımızda gerçekten birşeyler değişiyor yaşantınızda. Peki bu yasayı nasıl uygulayacağız?
Sır şöyle. Hayatınızda gerçekten size ne oluyorsa zamanınızın %20 sini kapsıyor. Diğer %80'ini ise nasıl hareket edeceğinizin kararını vermek için geçiriyorsunuz.
Ne demek şimdi bu?
Gerçekten bizler hayatımızın %20 lik bölümünü kontrol edebilme şansına sahip değiliz. Arabanın bozulmasını, uçağın gecikmesini, yaşam düzenimizi tıkayacak bir gelişmenin olmamasını sağlayamayız. Ne olacaksa olur.
Diğer %80 lik bölümü ise bize ait ve değiştirebileceğimiz tarafı.
Nasıl değiştireceğiz?
Bu sorunun cevabı, tepkilerimizi kontrol ederek.
Trafiğin gidişini, arabanın bozulmasını vs etkileyemezsiniz fakat tepkilerinizi kontrol edebilirsiniz.
Bir örnekle açıklayalım:
Sabah ailenizle kahvaltınızı yapıyorsunuz. Küçük cici kızınız size sarılayım derken üstünüze çayınızı döküyor. Hemde bembeyaz iş gömleğinizin tam ortasına. Buraya kadar olan bölümü değiştirme şansınız yok.
Değişebilecek olan bundan sonraki tepki kısmı. Kızınıza bu hatası yüzünden bağırıyorsunuz. Ardından masadan itiyorsunuz. Kızınız yüksek sesle ağlamaya başlıyor. Ardından eşinize neden bardağı masanın kenarına koydun diyerek sinirleniyorsunuz ve tartışıyorsunuz. Kırıcı bir kaç kelime çıkıyor ağzınızdan. Daha sonra odanıza gidip gömleğinizi değiştiriyorsunuz. Geri döndüğünüzde kızınızın ağlaması devam ettiği için kahvaltısını geç bitiriyor. Eşiniz işine gitmek için çıkıyor. Çocuğunuz okul servisine yetişemediği için arabayla okula siz bırakmak zorunda kalıyorsunuz. Ardından arabanızı çok hızlı kullanmaya çalışsanız da trafik tıkalı olduğu için işinize geç kalıyorsunuz.
Vaaaaavvv değilmi. Güne ne kadar berbat başladınız. Evden ayrılırken eşinizle ve çocuğunuzla ciddi bir soğukluk oluşturdunuz, kırgınlıklar geliştirdiniz. Kızınız size dargın. Bu şekilde devam edersiniz herşey daha da kötüye doğru gider.
Sizce bütün bunlar niye oluştu?
Sizce burada dökülen çay mı, kızınız mı, trafik mi, eşiniz mi olayların sebebi?
Yoksa siz mi?
Çayın dökülmesini engelleyemezdiniz. Döküleceği vardı. Bu olayın ardından belki 5-10 sn süren tepkiniz tüm gününüzü mahfetti.
Şimdi tekrar sabaha dönelim. Sabah kahvaltısındayız. Kızınız çayınızı beyaz gömleğinizin üstüne döktü. Kibarca "Kızım, bir dahaki sefere daha dikkatli olmanı istiyorum" dediniz. Arkasından odanıza gidip gömleğinizi değiştirdiniz. Kızınız kahvaltısını bitirip okul servisine yetişti. Hem de kocaman bir öpücük aldınız güzel kızınızdan. Ardından siz ve eşiniz işlerinize gittiniz. 5 dakika erken işe vardınız. Neşeli ve verimli bir gün geçti
Aynı başlangıcı olan iki adet senaryo. Neden sizce sonuçları bu kadar farklı?
Tek fark tepkinizi kontrol edebilmenizde saklı.
Böyle bir çok örnekler verebilirim. İşten kovulduğunuzu varsayın. Neden bütün gününüzü stres içinde ve üzüntülü bir şekilde eve kapanarak geçiresiniz ki?
Üzülmek ve evde kalmakla geçireceğiniz zamanı ve kaybettiğiniz enerjiyi iş bulmak için kullanın.
Kuyrukta bankada bekliyorsunuz ve sıkıldınız. Bu kuralı artık biliyorsunuz. Bankada çalışanlara bağırıp, ortamı gerip, strese gireceğinize, elinizdeki gazetenizi okuyun, diğer bekleyenlerle sohbet edin.
Yani herşey sizin, tepkilerinizi kontrol etmenize bağlı.
Tekrar tekrar söylüyorum
"Hayatınızın mimarları sizlersiniz."
Sevgiyle kalın
Erkan Sarıyıldız
1 Mart 2010 Pazartesi
İN VİVO
1968 kuşağının toplumdan uzaklaşmış, özel ritüeller içeren ve komünal spiritüalite çalışmaları ardından toplumun gözünde bu konular bir takım ayrıksı, çılgın insan işi olarak değerlendirilmiş. O dönemlerde çeşitli halusinojen maddelerin (LSD v.s.), esrar gibi uyuşturucuların da bu topluluklarda fazlaca kullanılmış olması tütsü kokuları dolu ortamlarda, kendinden geçmiş danseden insanlar gibi resimleri toplumun zihnine nakşetmiş. Bu önyargı hala toplumsal platformda durmasına rağmen ne kadar şanslıyız ki tablo çok değişti. Artık televizyon programlarında bu konular tartışılabiliyor, en çok satan kitaplar listesinde spiritüel ve kişisel gelişim kitapları başı çekiyor, dünyaca tanınmış üstadlar ayağımıza kadar gelip makul fiyatlara eğitimler veriyor. Gerçekten çok değil bir 15 sene önce bunların olabileceğine inanmazdım. Bu konuda yazılmış kitaplara ulaşmak için yurtdışına az paralar dökmedim. Bilgi açlığımı gidermek için konuşacak insanlara ulaşmak kolay değildi. Kişiler bu konuda konuşmaya çekiniyor, bu konular özel toplantılarda dile gelebiliyordu.
Benim o dönemlerde en büyük hayalim bir süre Hindistan'a gidip bir ashramda yaşamak, gerekirse hizmet etmek ve Nirvana'ya ulaşmaktı. Zaman içinde kendimi eğitip, belli bilgi birikimine ulaştığımda spiritüalite denilen şeyin hayattan kopuk bir olgu değil hayatın kendisi olduğunu gördüm. Gerçekten herkesin kafasında bulunan spiritualite hayattan kopuk, uçuk, kaçık, gerçekle bağdaşmayan çalışmalar olarak değerlendiriliyor. Çünkü elle tutulmaz, gözle görülemez şeylerle uğraşır bu çılgın insanlar.
Halbuki spiritualite ve kişisel gelişim çalışmaları hayatı yeniden keşfetmenizi sağlar. Zaten hayattan kopuk hiçbir spiritüel akımı uzun soluklu olamaz.
Spiritüel çalışmaların da en büyük handikaplarından biri hayatla paralellik kurmanın zorluğudur.
Hepimiz kendimizi geliştirmek için onlarca kitap okuyup, sayısız çalışmalara katılıp, saatlerce meditasyon yapıyoruz.
Okudukça zihnimizde şimşekler çakıyor. "Evet işte çözdüm sırrı" diyoruz.
Çalışmalarda, artık ben değiştim, bundan sonra yeni bir ben ortaya çıkacak diyoruz.
Kalıpları attım, kırdım zincirleri diyoruz.
Dünyayı bir hareketle kurtaracak kadar yüksek enerjili ve üretken hissediyoruz.
Ben bu tip çalışmaları laboratuar ortamlarına benzetiyorum. Korunmuş, yüksek enerjili ortamlarda ve yargısız, tertemiz insanların karşısında bir deney ortamında gerçekleşiyor bu çalışmalar.
Bilimsel deney metodları iki sınıfa ayrılır. İn Vitro (Deney ortamında gerçekleşen) ve İn Vivo (Canlının içinde-hayatın içinde).
Spiritüel, meditatif eylemler, yüksek bilinçle yazılmış kitapların hepsi bence İn Vitro çalışma örnekleri.
Bizler için İn Vitro çalışmalar tabii ki çok önemli, fakat bunları İn Vivo olarak da hayata aktarabildiğimiz kadarıyla OLMUŞUZ demektir.
Bence önemli olan buralarda yaşadıklarımız, yaptıklarımız, kendimizi nasıl hissettiğimiz değil, hayatın içinde nerede durduğumuz ve nasıl olduğumuzdur.
Ne kadar okuduğun, ne kadar katıldığın veya ne kadar yaptığın değil, hayata ne kadarını eklediğin önemlidir.
Hepimizin en çok yapmayı unuttuğu ve geri plana attığı şey YAŞAMI ONURLANDIRMAKTIR.
Yaşamak, ayakları yere basarak, yüzde yüzüyle, her getirdiği deneyimi içimize alarak yaşamaktan bahsediyorum.
Sevgiyle kalın
Erkan Sarıyıldız
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
















