3 Mayıs 2010 Pazartesi
GİZLİ ODALAR
"Hayattaki göreviniz sevgiyi aramak değil, sevginin karşısına kurduğunuz engelleri aramak ve ortadan kaldırmaktır."
Rumi
Spiritüel gelişim yolu aslında korkudan sevgiye giden yoldur.
Bu yol yaşamın içine daha çok sevgiyi sokmak için tüm yaşamı gözden geçirmedir. Kişinin kendisini çalışması öyle güllük gülistanlık bir süreç değil.
İnsanın en zor bakabildiği göz kendi gözüdür. İçindekileri tamamıyla kabul edememiş bir insanın gerçekten ama gerçekten kendi gözüne bakması pek kolay değil.
Bu gelişim sırasında en büyük yanılgılarımız, hep sevgi insanı, hep pür iyilik içerdiğimizi, ego adlı düşmanımızın? egemenliğini elimize alabileceğimizi zannetmek. Hiç unutmamamız gereken şeyi en çok unuturuz.
Bizler İNSAN'ız.
İnsan deneyimi yaşamak için gelmişiz buraya.
İnsanın taşıdığı tüm zaaflar, güzellikler, çirkinlikler, eksiklikler, tamlıklar hepimizde mevcut. Bizim kendimizi evrimleştirmeye çalıştığımız her an aslında yüzeyin altında yatan çok sinsi ve karanlık yanlarımızı görme olasılığımız daha da artıyor. Evrenin dengeleri insan için de geçerli.
Aydınlık tarafınız ne kadar güçlenirse, karanlık taraflarınız da o kadar güçlenir.
Zorlayıcı bir olay karşısında kızgınlık, nefret, korku gibi duygular yüzeye çıktığında ben bunları hissetmemeliyim, bu benim gelişmeme uymaz yanılgısıyla bastırmaya çalıştığımız çok olur. Fakat biz bu duygularımızı görmezden gelip bastırmaya çalıştığımızda ondan kurtulmuş olmuyor, tam tersi daha da güç kazandırmış oluyoruz.
Kendi korkularınızı deneyimlemekten korkarsanız bu duygu sizin karşınıza, daha fazla ve daha güçlü korkular çıkarır.
Siz bu negatif duyguların farkına varıp içine kendinizi sokup deneyimleye çalıştıkça egonuz sizi korumak amacıyla yine uzaklaştırır. Bu da bizler gibi kendini geliştirmeye adamış insanlar için en büyük başarısızlıktır.
Bu negatif duygulara yakından baktığınızda korkularımızın aslında kendilerinden korktuklarını farkedersiniz.
Yapmamız gereken önce kendimizi kabullenmek.
Kendimize şu sözleri söylemeliyiz
"Ben herşeyin toplamıyım ve ben olan herşeyi tümüyle kucaklıyorum. Kendi rahatlık veya rahatsızlıklarımla barışığım. İçimden ne ortaya çıkarsa çıksın onunla karşılaşabilirim, çünkü o da benim parçam. İlahi akış içindeyim."
Bu sözlerde ifade edilmek istenen iyi veya kötü her yönümüzü tam anlamıyla ve tam kabul edişle karşılamak.
Eğer içimizdeki negatif yönleri ortaya çıkıp yüzleşmeye izin verdiğimizde aslında ardından cesaretimizin hediyesi olarak tüm bunlar birer birer yokolmakta.
İlginç olan karanlık taraflarımızla, korku, depresyon gerginlik, düş kırıklığı, kızgınlık her ne formda olursa olsun beraber yüzleşebilip farkındalığa geçerseniz bir o kadar kolay ortadan kaybolacaktır.
Farkındalık dönüştürücüdür. Bilinçli farkındalık şifayı beraberinde sunar.
Bilmemeye, görmemeye çalışarak inkara başvurduğumuzda kendimizi mahkum ettiğimiz sonsuza dek sürebilecek bir kısır döngüden, farkındalığa geçerek kurtulabilirsiniz.
İçinize dönün bir bakın. Kızgınlık hissi bulabilirseniz bir taraflarınızda bunu bir hediye gibi görün. Derinlerde sessizce duran ejderhanın yüzeye çıkıp ağzından alevlerini püskürtmesidir kızgınlık. Yüzeye çıkan canavar artık iyileşmek için hazır olduğunuzu gösterir. Kızgınlık hissinizin derinine inip sebep olan derin acıyı farkedip iyileştirdiğinizde geriye sakin sular kalır.
Odaya sabah güneşi dolduğunda her taraf ışıl ışılken dolapların içi karanlıktır. Ancak dolabın kapısını açtığınızda içine ışık girebilir ve karanlık ışığa yenik düşer.
İşte bunun ardından iki taraf birleşir ve BİR oluşur. Bu birleşme süreci sonunda her yönünü içinde taşıyan ve bunlarla barışık siz oluşmuşsunuzdur. Bundan sonra yaşamınızda özgür iradenizle hangi yönünüzü yaşamak istiyorsanız, özgürsünüz.
İçimizdeki gizli kutuları, dolapları bir bir açın ki ışıkla karanlığınız bütünleşsin.
Sevgiyle kalın
Erkan Sarıyıldız
30 Nisan 2010 Cuma
TOMURCUKTAN ÇİÇEĞE
Yaşamın kendisi en iyi öğretmendir. Çocukluktan çıkıp o umarsızca, beklentisiz yaşanılan çocuksu ilişkilerden, profesyonelllllll ???? erişkin ilişkilerine adım attığımda deneyimlerim bana şunu gösterdi:
"Her ilişkinin kendine özel bir dinamiği vardır."
Gerçekten kurulu bir ilişkinin içsel dinamiklerini, bir üçüncü kişinin anlamasına imkan yok. Kendi oluşturduğumuz kalıpların filtresinden başkalarını ilişkilerini anlamamız mümkün değil. İkili ilişkisel alışverişin dengeleri, tamamen kendine özgü parametrelerle belirleniyor. Hani dıştan bakarsınız, tamamen zıt karakterli, kağıt üstünde olamaz deyip yargımızı belirttiğimiz ne çok ilişki vardır ki, bir bakarsınız yaşam içinde ideal bir birliktelik yakalanmış. O yüzden herkes ancak kendi ilişkisi için ahkam kesebilir.
Madem öyle, başkalarının ilişkisini değerlendiremiyeceğiz, öyleysa bakalım kendi ilişkilerimiz nasıl?
Aynı sınıfta 40 öğrenci olsa YAŞAM HOCA'dan aynı dersi 40 farklı şekilde aldığımızı unutmayalım. Hepimizin yaşam içinde kazandığımız deneyimlerimizi yine kendi filtrelerimizin şekillendirmesiyle içselleştirebiliriz. O yüzden de eminim hepinizin ilişkilere bakışı, ideal ilişki anlayışı, başkalarından beklentileri, en temelinde de hayata bakışları tamamen farklıdır.
Farkında mısınız hepimiz aslında kafamızda bir ideal insan çizmişiz ve onun arayışıyla zaman kaybetmişiz. Şöyle fiziği olmalı, böyle giyinmeli, beni yanında taşıyabilmeli (benim en çok eğlendiğim laf budur), bana kendimi özel hissettirmeli (bir diğer eğlence de bu), şunu almalı, şunu yapmalı, böyle olmalı....... Aslında bütün bu laf kalabalığının sadece bizim istemlerimiz olduğunu görüyorsunuz. Yani aslında hepimiz daha ilişkiye başlamadan karşımıza çıkacak insanların büyük bir çoğunluğunu elemiş oluyoruz, hemde acımadan. Koyduğumuz beklenti şablonlarına uymuyor musun, hadi bakalım gelsin diğeri.
Diyelim ki tüm beklentilerinizi kağıt üstünde karşılayan birisi hayatınıza girme hakkını aldı, peki sizce o kişiyi tüm özellikleriyle yaşayabilecek misiniz? Yoksa ilişkinizi kendi beklentilerinizin karşılandığı şekliyle mi sürdüreceksiniz?
Bizlerin karşımızdaki insana yapabileceğimiz en büyük haksızlık beklenti duymaktır. Kendinizi bir gözleyin bakalım ilişkilerinizde (bu ilişki illaki duygusal bir ilişki olmak zorunda değil) ne kadar gerçek sizsiniz ve karşınızdakine ne kadar gerçek kendisi olmasına izin veriyorsunuz? Yoksa onu kafanızda yarattığınız tipleme haline getirmeye mi uğraşıyorsunuz?
Çoğu zaman ilişkiler düşünüldüğünde karşınıza siz ve sizin normlarınıza göre kontakt kurduğunuz bir başkası aklınıza gelir. Karşınızdakilerden beklenti duyarak karşınızdakilerin özgürlüğünü kısıtladığınız gibi esas tutsak ettiğiniz kendinizsinizdir. Çünkü beklenti duyulduğunda karşılanmayan, sizin kendi eksiklik hissinizdir. Yani aslında siz yazıyor, siz çiziyor, siz bekliyor ve sonunda siz üzülüyorsunuz. İkinci kişi ise bu durumda sadece sizin oyununuzun figüranıdır.
İnsanları beklentilerinizden özgürleştirin. Bir deneyin bakın. O zaman nasıl özgür hissedeceksiniz kendinizi. Yapılan edilen her şey sizin kontrolünüz altında olmak zorunda değil. İşte o zaman her yeni an sürprizlerle dolu hale gelmeye başlıyor. Siz hiç sonunu bildiğiniz br filmi seyretmekten zevk alırmısınız ? Sonunu başını bilmemeye izin verin kendinize. Bırakın siz siz olun, karşınızdaki kendisi. Orjinal hallerinizle yaşayın ilişkilerinizi.
Beklenti ardından tanımlamayı doğurur. Tanımlama da kalıba sokar herşeyi. Kendimize kendimizi sorduğumuzda" Ben....... bir insanım." dediğinizde de aynı şey söz konusu. Siz sadece kendiniz olun ve buna izin verin. İlişkilerinizi de bu kalıpsızlık ve tanımlamaların dışına taşıyın. Karşınızdakini çıplak ve maskesiz olmaya ve kendinize de bu güzelliği yaşamaya izin verin.
" Ben kendim olursam zarar görürüm, zayıf yanlarım anlaşılır."
Hepimizin korkusu bu değil mi?
Olmaya veya oldurmaya çalışırken yaşamın kutsallığını ve mükemmelliğini bozmuş olmuyormuyuz ? bir sorun kendinize.
"Bir tomurcuğun içinde sıkışık kalmanın riski, çiçek olarak açmanın riskinden daha acı doludur."
Anais Nin
Sevgiyle kalın
Erkan Sarıyıldız
29 Nisan 2010 Perşembe
EVREN'İN SENFONİSİ
"Meditasyon nedir ve nasıl yapılır ?"
"Her gün deniyorum ama bir türlü zihnimin gürültüsünden kopamıyorum ve bu alana giremiyorum."
Bu sorular o kadar çok soruluyor ki. Gerçekten "Meditasyon nedir? "diye kendime sorduğumda zihnimde şu yanıt belirdi:
"Evren'in senfonisinin muhteşemliğini dinlemeye geçmek ve bu senfoninin bir parçası olmak."
Meditasyonun tanımını yapan, tekniklerini anlatan o kadar yazılı eser ve kaynak varken ben oturup meditasyon tekniklerini anlatacak değilim. Meditasyonun benim için ne ifade ettiğini açıklamaya çalışacağım.
Amacımız aslında yaşamın tümünü meditasyon haline getirmek olmalı. Tabii ki bu hemen gerçekleşmiyor. Hiç bir şey çalışmadan kazanılmaz.
Öncelikle günlük meditasyon yapma alışkanlığı edinmeliyiz. Burada teknik seçimi sizin üstünüze düşüyor. Ne gibi teknikler var dediğimizde en çok kullanılanlar nefes farkındalık meditasyonu, çakra meditasyonu, zihin izleme meditasyonu ......Liste çok uzun. Burada sizin göreviniz, metodları inceleyip kendinize uyanı bulmak.
Biz ve bedenimiz saf enerjiden oluşuyoruz. Bu enerjilerin toplandığı çakra denilen 7 adet enerji merkezimiz var. Kök çakramız yaşamsallıkla bağlantımız, ürememiz, korunmamız için gerekliyken üstteki çakralarımız daha çok spiritüalite ve evrensellikle ilgili bağlantımızın kurulmasını sağlar. Çakralarımızın dengeli çalışır ve düzenli olması, bizim evrensel akışta olmamızı sağlar.
Herhangi bir çakranızdaki sorun uzun süreye yayılırsa, yaşamla ilgili ve fiziksel bedenimizle ilgi sorunlar yaşamaya başlarız. Hayata karşı güvensizlik, yokluk bilinci ve çeşitli korkularınızı bu duyguyla ilgili çakranızın açılıp dengelenmesiyle yokedebilirsiniz. Düzenli meditasyon yapıp bedenimizdeki çakralarımızın dengeli çalışır kalmasını sağlayabiliriz.
Düzenli yapılan meditasyon ardından zihnimizin sesleri azalır ve özümüze bağlanmamız kolaylaşır.
Meditasyon bizi teslimiyete götürür.
Teslimiyeti deneyimlemek hayatımızı en kökten değiştirecek düşünce değişimidir.
Teslimiyet direnmeden veya anlara takılmadan yaşamayı öğrenmektir. Yaşamda "Ne ?" olduğuyla ilgilenmeden yaşamın akıp gitmesine odaklanmaktır.
Meditasyonda düşünceleri basitçe seyre geçeriz. Düşünceleri kendimizin olarak isimlendirmeden sadece sessiz bir gözlemci konumunda kalırız.
Bunu yapmayı deneyimlediğiniz yer, aydınlanmada ulaşacağınız alandır. Tüm bilinç alanıyla bütünleşirsiniz ve olanların farkındalığına geçersiniz.
Tanrı evrenin içinde olan tüm her şeyin farkında olan sessiz bir gözlemcidir.
Meditasyon deneyiminiz geliştikçe farkındalığınız genişler. Çevresel görüşünüz artar ve yaşam içindeki tek bir şeye kısıtlanmadan her şeyin bütün halini görmeye başlarsınız.
Egonun filtresi ortadan kalktığında renkler daha parlaklaşır. Tüm duygularınız, egonun oyunları olmadan tam olarak deneyimlenmeye başlar.
Herşeyin bütünün parçası olduğunu ve bir uyum içinde çalıştığını anlarsınız. Ayırma, isimlendirme içgüdüsü tamamen ortadan kaybolur. Her şeyin birarada güzel bir senfoniyi yarattığı bir orkestra gibi olduğunu görmeye başlarsınız.
Ego konsantrasyon ile hareket eder. Bir noktaya odaklanır, o konudaki herşeyi analize eder, yargılar, sorgular, etiketler, kategorize eder.
Bir senfoni dinlediğinizi düşünün. Tüm sesleri teker teker anlamaya ve ayırmaya çalıştığınızda senfoninin güzelliğinin farkına varabilir misiniz? Sizler seslere odaklanmaya çalıştığınızda bütünün keyfini çıkaramazsınız.
Esasında tüm seslerin toplamı güzeldir. Senfoniyi dinlemeye çalıştığınızda analize etmek zorunda değilsiniz. Sadece dinleyin ve güzelliğinin tadını çıkarın.
Meditasyonlar sayesinde, ego oyunlarından teslimiyete geçtiğinizde ise sürekli sevginin ve huzurun olduğu bir alana geçersiniz. Bütünün hem izleyicisi hem de bir parçası olduğunuzu bilirsiniz. Bu duruma ulaştığınızda evrenin o muhteşem senfonisini duymaya başlamışsınız demektir.
Tüm notalar tek tek birleşip, aynı değerde katkılarıyla evrenin senfonisini oluşturur.
Bütünü farkettiğinizde işte evrenin mükemmel yapısını o zaman anlarsınız.
Sevgiyle kalın
Erkan Sarıyıldız
28 Nisan 2010 Çarşamba
KENDİN OL

Oscar Wilde
Bir çoğumuzun ideal olmayan, mükemmel olmayan tarafları var. Hadi dürüst olalım. En zeki, en yakışıklı değiliz belki. Belki de çok yeteneksiziz, çok şişmanız, toplumun anlayışına ters düşen zevklerimiz var. Ne olursa olsun önemi yok, hepimiz bir şekilde varız bu dünyada. Hayatın içinde başkalarının istediği veya takdir ettiği şekildeymiş gibi yaşamını sürdürmek dünyanın en zor şeyi. Aslında burada olmamızın sebebi her yönüyle, her özelliğiyle orjinal BİZ olabilmek. Sonsuz özümüzün kendine özgü ifadesi şeklinde yaşamak
Hayattaki birincil amacımız kendimizi, kime göre, neye göre belirlenmiş olduğunu bilmediğimiz idealize standardların kalıplarına sokarak daha sevilebilir, daha kabul edilebilir olmak olmamalı .
İçinize baktığınızda, kendinizi incelediğinizde bulduğunuz enerjiler negatif veya pozitif ne olursa olsun bunun sizde olmasının bir sebebi var. Kesinlikle bir hata sonucu veya tesadüfen siz de bulunmuyor. Taşıdığımız negatif bir enerjinin aslında beki de iyileştirilmesi veya değiştirilmesi sonucu bir deneyim kazandırmak için sizde olabileceğini bilin. O neyse odur. Sakın direnmeyin veya görmemeye çalışmayın, sadece kabul edin.
Eğer bu enerji hayatınızda bir blok ise kendi kendine dağılacaktır. Eğer hayatınız içinde bunu dışarı vurmanız gerekecekse yargılamadan, ayıplamadan ve kınamadan bunu dışarı vurun.
Taşıdığımız her enerjinin kendine özgü bir zekası vardır. Yaşamımızda ne gerçekleştirecekse onu yapması için izin vermeliyiz. Bu zeka aynı zamanda sizinde zekanıza bağlıdır. Sizden ayrı değildir. Kendiniz için ne yapacağınızı, en iyi siz bilirsiniz.
İşte şimdi, şu anda kendimizi ne isek öyle kabul etmeliyiz. İlginç bir şey söyleyeyim, siz kendinizi ne zaman tüm yönlerinizle, taşıdığınız tüm enerjilerinizle kabul ederseniz, o kadar çok kabul edilebilir, sevilebilir hale geleceksiniz. Olmadığınız şeklinizle yaşadığınız her an, aslında sizin kendi aslınıza ihanetinizdir. Herkesin bu dünyaya verecek kendince bir şeyleri var, görevde kaçmamalıyız.
Bazılarınızda " Eğer ben bu yönlerimi kabul edersem, evren karşıma hep bu yanımı destekleyecek şeyler çıkarmaz mı ?" diye bir korku oluşabilir. Halbuki evrensel kurallar böyle çalışmıyor.
Sizin görmemeye çalıştığınız şeyler devam eder, yüzyüze gelme cesareti gösterdiğiniz şeyler ise bir daha gelmemek üzere kaybolur.
Hayatı tam anlamıyla deneyimleyebilmemiz için önce kendimizin her yönünü artısıyla eksisiyle tanımak için uğraşmalıyız. Ne olursa olsun bunların bize ait olduğunu ve
çok değerli olduklarını unutmadan.
Siz ne zaman ki başkalarının düşüncelerinin önemi olmadığı bir alana geçip, orada ayakta kalabilirseniz, doğduğunuzdaki kendinize özgü halinize o kadar yakın olursunuz.
Kendini yüzde yüzüyle kabul edemeyen ve sevemeyen birisi diğer insanları da oldukları gibi kabul edemez ve sevemez.
Sevgiyle kalın
Erkan Sarıyıldız
Bir çoğumuzun ideal olmayan, mükemmel olmayan tarafları var. Hadi dürüst olalım. En zeki, en yakışıklı değiliz belki. Belki de çok yeteneksiziz, çok şişmanız, toplumun anlayışına ters düşen zevklerimiz var. Ne olursa olsun önemi yok, hepimiz bir şekilde varız bu dünyada. Hayatın içinde başkalarının istediği veya takdir ettiği şekildeymiş gibi yaşamını sürdürmek dünyanın en zor şeyi. Aslında burada olmamızın sebebi her yönüyle, her özelliğiyle orjinal BİZ olabilmek. Sonsuz özümüzün kendine özgü ifadesi şeklinde yaşamak
Hayattaki birincil amacımız kendimizi, kime göre, neye göre belirlenmiş olduğunu bilmediğimiz idealize standardların kalıplarına sokarak daha sevilebilir, daha kabul edilebilir olmak olmamalı .
İçinize baktığınızda, kendinizi incelediğinizde bulduğunuz enerjiler negatif veya pozitif ne olursa olsun bunun sizde olmasının bir sebebi var. Kesinlikle bir hata sonucu veya tesadüfen siz de bulunmuyor. Taşıdığımız negatif bir enerjinin aslında beki de iyileştirilmesi veya değiştirilmesi sonucu bir deneyim kazandırmak için sizde olabileceğini bilin. O neyse odur. Sakın direnmeyin veya görmemeye çalışmayın, sadece kabul edin.
Eğer bu enerji hayatınızda bir blok ise kendi kendine dağılacaktır. Eğer hayatınız içinde bunu dışarı vurmanız gerekecekse yargılamadan, ayıplamadan ve kınamadan bunu dışarı vurun.
Taşıdığımız her enerjinin kendine özgü bir zekası vardır. Yaşamımızda ne gerçekleştirecekse onu yapması için izin vermeliyiz. Bu zeka aynı zamanda sizinde zekanıza bağlıdır. Sizden ayrı değildir. Kendiniz için ne yapacağınızı, en iyi siz bilirsiniz.
İşte şimdi, şu anda kendimizi ne isek öyle kabul etmeliyiz. İlginç bir şey söyleyeyim, siz kendinizi ne zaman tüm yönlerinizle, taşıdığınız tüm enerjilerinizle kabul ederseniz, o kadar çok kabul edilebilir, sevilebilir hale geleceksiniz. Olmadığınız şeklinizle yaşadığınız her an, aslında sizin kendi aslınıza ihanetinizdir. Herkesin bu dünyaya verecek kendince bir şeyleri var, görevde kaçmamalıyız.
Bazılarınızda " Eğer ben bu yönlerimi kabul edersem, evren karşıma hep bu yanımı destekleyecek şeyler çıkarmaz mı ?" diye bir korku oluşabilir. Halbuki evrensel kurallar böyle çalışmıyor.
Sizin görmemeye çalıştığınız şeyler devam eder, yüzyüze gelme cesareti gösterdiğiniz şeyler ise bir daha gelmemek üzere kaybolur.
Hayatı tam anlamıyla deneyimleyebilmemiz için önce kendimizin her yönünü artısıyla eksisiyle tanımak için uğraşmalıyız. Ne olursa olsun bunların bize ait olduğunu ve
çok değerli olduklarını unutmadan.Siz ne zaman ki başkalarının düşüncelerinin önemi olmadığı bir alana geçip, orada ayakta kalabilirseniz, doğduğunuzdaki kendinize özgü halinize o kadar yakın olursunuz.
Kendini yüzde yüzüyle kabul edemeyen ve sevemeyen birisi diğer insanları da oldukları gibi kabul edemez ve sevemez.
Sevgiyle kalın
Erkan Sarıyıldız
27 Nisan 2010 Salı
OLMAK YA DA OLMAMAK
Günlük hayatımızda her an karar vermek için iteleniyoruz. Bu veya şu olmalı, soğuk-sıcak, kuzey-güney, iyi-kötü, güzel-çirkin..... Aslında yaşam dediğimiz bir dualite oyunu ve biz farketmeden her an bu oyunun içinde debeleniyoruz. Ve şunu bilmeliyiz ki bu gezegen varoldukça bu ikiye ayırma oyunu süregelecek.
Dualitenin bize ne zararı olabilir ki?
Kutuplaşmalar olmadan yaşam nasıl bir şey?
Size bir gerçeği itiraf ediyorum. Dualite bizim yaratımımız. Biz yarattık ama dualitenin olduğu her yerde kargaşa da yaşamımıza eşlik etmeye devam edecek.
Dualitenin sloganı için bir seçim olsa herhalde Shakespeare'in
"Olmak ya da olmamak ,işte bütün mesele bu" lafı seçilirdi.
Dualite yaşamımızın her anında ve her eyleminde karşımıza çıkar. En doğal eylemimiz ve yaşamın temeli nefesi bile, nefes alma, nefes verme diye ikiye ayırmışız. Aslında nefes alma-nefes verme yok. Nefes bir bütün.
Yaşadığımız tüm karmaşaların altında dualiteyi görürsünüz. Hastalıkların tedavisini yaparken bile bedeni ve ruhi olarak ikiye ayırıyoruz. Bu ayrım sürdüğü müddetçe de iyileşme işlemini geciktiriyoruz. Sağlığın anca bütünsel bir bakış açısıyla korunacağı gerçeğini unutuyoruz.
Dualitenin yarattığı karmaşa ve huzursuzluk, korkulara, endişelere ve savaşlara neden oluyor.
Savaşların temelinde ne var sanıyorsunuz?
Yine iyi-kötü çatışması. Hem de iki taraf için değişen bakış açılarıyla. Aslında tüm insanlığın aynı bütünü oluşturan farklı renkler olduklarını unutuyoruz.
Ying-Yang sembolünü bir gözünüzün önüne getirin. Aslında siyahh beyaz taraflar bir bütünün eş parçaları. İkisi de diğeri olmazsa bütünü tamamlayamıyor.
Dualite aldatıcıdır.
Dünya gerçekliğinde deneyimin esas olduğunu biliyoruz. Dualite bize deneyim yaratmak ve alacağımızı almak için alan yaratıyor aslında. Eğer dualite olmazsa seçim olmasına da gerek kalmaz. Halbuki dünya deneyiminin en temeli olan özgür irademizle, dünyasal yaşantımızın yolunu belirlemek için seçimler yapıyoruz ve bu yolda ilerliyoruz.. Yani hepimiz dünya düzleminde dualiteyi bir araç olarak kullanıp hayatı deneyimliyoruz.
"Dualite hem olmalı, hem de bunu aşmalıyız diyorsun. Bu bir ikilem değil mi?" diyebilirsiniz.
Şimdiye kadar çeşitli seferlerde ifade ettiğim bir yaşam modeli herhalde buna en iyi çözüm. Dualitenin varlığının farkında olarak hem oyunun içinde, hem de oyunun gözlemcisi modunu aynı anda deneyimleyebilmek benim kendi bulduğum çözüm. Hiç kolay değil bu dediğim ama aynı anda iki alanda da yaşamı idame ettirebildiğimiz an, farkındalıklı yaşam başlıyor.
Farkındalığa geçtiğinizde gördüğünüz şey ise mutlak gerçeklikte dualitenin yer almadığı.
Doğduğumuzda bütünün parçası olduğu bilinciyle doğarız. Doğduklarında çocuklar dualiteye dahil değildir. Çocuk büyüdükçe, çevre, inanışlar ve erişkinlerin yaşam formlarının eşliğinde çocuğun da bu yanılsamaya girmesine sebep oluyoruz. Ve büyüdüğünde gerçek özünden uzaklaşmış hale geliyor.
Hepimiz aynı kozmik gücün parçalarıyız. Herşeyin özünün birbirine bağlı olduğu birlik var. Ne başlangıç ne bitiş, ne doğum ne ölüm. Gerçeğin düzleminde sadece sessizlik var. İçinde bulunduğumuz beden ölür, ruhumuz ise ölümsüzdür. Duyularımızla hissettiğimiz her şey bir gün kesinlikle kaybolacaktır. Kaybolmayan özdür.
Bu sessizlik içinde düşünceler bile kaybolur.
Gerçek özü tekrar yakalamak ve çocuğun dualite dışı haline dönebilmek için, geçmiş geleceğin olmadığı, şimdiki anın hükmünü sürdüğü alana girmeliyiz. Bu alanı deneyimlemek yaşam içinde de mümkün. Zihnimizin seslerinin sustuğu, özümüze en yakın olduğumuz, bağlantıda hissettiğimiz alana ulaşmalıyız. Bu alana ancak meditasyonla ulaşabiliriz.
Bu alanda özümüzle bir oluruz ve dualite dışına çıkmış oluruz. Bu biliş hali geliştiğinde işte aydınlanmışlık gelişmiştir. Burada yani aydınlanmanın önemini yitirdiği anda, sadece sevginin hükmünü sürdüğü alanda yaşamaya başlarsınız.
Mutlak gerçeklikte sadece sevgi vardır.
Sevgiyle kalın
Erkan Sarıyıldız
25 Nisan 2010 Pazar
PAZAR HİKAYELERİ - PERVANE ve KAPLANIN YOLU
KAPLANIN YOLU
Ormanın derinlerinde yaşayan bir tilkinin ön bacakları yokmuş. Kimse bu bacakların neden olmadığını bilmiyormuş. Bir rivayete göre av kapanına takıldığı söyleniyormuş. Ormanın kenarında yaşayan bir adam tilkiyi sık sık görüyor ve karşılaştığında bu haldeki zor hareket eden tilkinin nasıl beslendiğini merak ediyormuş.
Bir gün yine ormanda gezinirken tilkinin yakınında durduğunu farketmiş ve bu arada tilkiye yaklaşan bir kaplan görmüş. Kendini kenara atıp saklanmış. Kaplan pençelerinin arasında yeni avladığı hayvanın etini yemiş ve kalanları tilkiye bırakıp uzaklaşmış.
Bu durumdan çok etkilenen adam bir kaç gün sonra aynı şekilde kaplanın yediği av etinin kalanlarını tilkiye bıraktığın görünce:
"Eğer tilki hiçbir şey yapmadığı halde ilahi güç ona besleneceği şeyleri sunuyorsa, niye ben de kenarda bekleyip bana gelecek besinleri beklemeyeyim?"
Bunun üzerine adam hiç bir şey yapmadan, kendisine yiyecek sunulmasını beklemeye başlamış. Günler geçmiş, haftalar geçmiş. Adam açlıktan bitap düşmüş. Kilosu azalmış, vücudu bir iskelet haline gelmiş. Öyle kötüleşmiş ki, neredeyse zihnini kaybedeceği sırada bir ses adama seslenmiş:
"Hey sen, yanlış yoldasın. Sakat tilkinin yolunu uygulayacağına, kaplanın yolunu takip etmelisin"
Kişi, başkalarına uyup hayatın kolay yolunu seçerek değil, elinden gelenin en iyisini yapacağı yolları seçerek yaşamalıdır. Hayat mücadelesi bunu gerektirir. Elinden geleni yapıp, sonra Yaratıcı'dan gelecekleri beklemelisin.
PERVANE
Bir zamanlar uzak diyarlarda Neru adında bir kadın yaşarmış. İlmini ve derinliğini merak ettiği bir Sufiyi bulmak için evinden ayrılmış. Sufinin yaşadığı kasabaya vardığında kasabadakiler bilgenin dağlarda yaşadığın söylemişler.Kadın hava kararmadan bilgeyi bulmak için yola koyulmuş. Güneş battığında uzaklarda parlak bir ışık farketmiş. Isığın kaynağına yaklaştığında ise parlak bir yağ lambası ve etrafında kanat çırpan pervanelerden başka bir şey görememiş. Tam Sufiyi bulamadım diye düşünürken biraz ileride ince bir ışık süzmesi daha farketmiş. Buraya yaklaşınca mum ışığında kitap okuyan Sufiyi farketmiş.
Sufiyi selamlamış ve merakını gidermek için:
"Neden oradaki parlak ışık dururken mum ışığında okumaya çalışıyorsun?" demiş.
Sufi sakince:
"Gördüğün gibi parlak ışıklar pervaneler içindir. Işık sayesinde beni rahat bırakıyorlar ve ben mumumun ışığında kitabımı okuyabiliyorum."
Sevgiyle kalın.
Erkan Sarıyıldız
23 Nisan 2010 Cuma
CESUR BAKIŞ
Bir zamanlar bir filozof balık yaşarmış. Okyanuslarda yaşamını sürdürürmüş. Bir gün çok büyük bir sıkıntı içinde durup düşünürken etrafından geçen balık dostları:
"Sevgili filozofumuz, neden böyle derin bir sıkıntı içinde duruyorsun?"
Filozof balık dertli dertli cevaplamış:
"Nereye gitsem, herkes okyanus denen bir yerden bahsediyor ve oranın güzelliğinden dem vuruyorlar. Okyanusu bulmak istiyorum. Güneye, kuzeye, batıya, doğuya her tarafa gittim aradım taradım ama okyanus denen yeri bulamadım."
Filozof balığı bir düşünün. Bir taraftan okyanusu duymanın, ona inanmanın yeterli olmadığını düşünüyor, deneyimleyerek gerçeğine ulaşmak istiyor. Fakat bilmiyor ki aslında okyanusun bir parçası. Okyanusta olduğunu, onun bir parçası olduğunu anlaması için gerekli algı gücü olmadığı için, bu gerçeğin farkında değil.
İşte insanoğlunun TANRI ile ilişkisi de böyle.
Kişinin inancının kendini değiştirebilmesi için, bu inancını deneyimlemesi esastır.
İnsanoğlunun şimdiye kadar yaşarken kendine öğretilen, içinde yoğrulduğu sistemlerden farklı bir bakış açısına ulaşması çok büyük cesaret isteyen bir iş. Herkesin harcı değil bu değişimi, dönüşümü sağlamak.
Aslında zihin yüzlerce insandan ödünç aldığımız parçalardan oluşur. Zihni nasıl etkilerseniz öyle şekillendirirsiniz. Zihin sizin ailenizden,toplumdan, eğitiminizden, mensup olduğunuz dini inaçlarınızdan etkilenerek şimdiki halini alır. Dünyada yaşamak için zihne kesinlikle ihtiyacımız var. Fakat zihin bizi gerçeğe ulaştıramaz. Gerçeğe ulaşmak entellektüel yolla değil deneyimlemenin sonucu oluşur. Zeka yaşamak için gereklidir, fakat sadece kısıtlı bir alanda yaşamanızı sağlar. Biliyoruz ki hayatı sürdürmek yeterli değil tam anlamıyla yaşamak önemli. Zekanın yolu ise bu tamlığı sağlayamaz.
Hepimiz fiziksel realitelerle karşılaştığımızda duyularımız sayesinde varolduklarını biliriz. Fakat iş TANRI inancına geldiğinde bize sadece inanmamızın yeterli olduğunu söylemişler fakat TANRI'yı deneyimlememiz öğretilmemiş. Hatta bu konuda sorgusuz sualsiz kabul için zorlanmışız. Halbuki kişi bir şeyi sorgulamadan gelişmesi mümkün değildir. Tabii bu yolun zor olan yol olduğunu bilerek. Hazır şablonların ve sorgusuz kabullenmelerin ışığında yaşamak kolay. Fakat insanı, gerçek insan haline dönüştüren, sorgulayıp, kendi deneyimleriyle öğrendikleriyle kendini yeniden oluşturmaktır.
Eğer yaşamın daha derinlerine inmek ve anlamına ulaşmak istiyorsanız gerekli donanıma sahip olmalıyız. Sahip olduğumuz beş duyu ile fiziksel dünya dışındaki düzlemi anlamamız mümkün değil. Esas evrenin yapısına ve TANRISAL birliğe ulaşmamızın anahtarı içimizdeki Tanrısal özün farkına varmakla olur.
İnsan zihni hemen bir sonuca varmak üzerine programlı. Aslında kişilik dediğimiz yaşamdan çıkardığımız yüzlerce sonucun birlikte oluşturduğu bir paket. Ruhani gelişimde de alternatif olarak böyle bir sonuçlar paketi oluşturmamalıyız. Eğer sonuç beklentisi olmayan bir varoluş şeklini seçersek, kendimizin varoluşun küçük bir parçası olduğunu görmeye başlarız. Bu şekilde de yaratımın sınırsızlığını anlama yolunda bir aşama kaydetmiş oluruz.
YARATICI ile sadece, özel anlarda, ritüeller içinde, kutsal alanlarda değil, yaşadığımız her anda ve aldığımız her nefesle nimetlerine şükrederek en yakın dostumuz gibi diyalog kurmayı başarmalıyız. Varlığını her an hissetmeli ve lütuflarını deneyimlemeliyiz.
Bilmek değil, deneyimlemek değiştiricidir.
Sevgiyle kalın.
Erkan Sarıyıldız
22 Nisan 2010 Perşembe
KALEİDOSKOP
Kim mutlu olmayı istemez ki?
Herkes yaşamında mutluğu ister. Hep daha çok nasıl mutlu olurum, sonsuz mutluluk içinde yaşarım arayışında hayatını geçirir. Günebakanların güneşe dönüşü gibi bizlerde mutluluğun parıltısını takip ederiz.
Evet işte hayatımın en mutlu günü deriz bulduğumuzda, ama ne yazık ki ardından kısa süre sonra bu hazzın da aradığımız olmadığını anlar, sonra tekrar arayışımızı sürdürürüz. Mutluluğun çözümünü varlıkta ararız, fakat tüm dünyaya sahip olsak da bunun coşkusu geçici olur.
Peki nedir mutluluk, nerede bulunur, sonsuz mutluluk var mı?
Doğduğumuz günden itibaren aslımızdan ve birlikten uzaklaşmanın üzüntüsü ile ağlayarak doğarız hayata. Hüzün varoluşun temelinde vardır. Bu esasında sınırlandırılmanın kabullenilişinin hüznüdür. Eğer bu hüzünden kurtulmak istiyorsak teslimiyeti deneyimlememiz lazım.
Mutluluk aslında bir zihin durumudur.
Mutlu olmak bir tercihdir.
Bu konuma ancak mutlu olmayı seçmekle ulaşabiliriz.
Bazı insanlar görürsünüz, yaşamında temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamazken gözünde bilgece ve mutlu bir bakış yakalarsınız. Bu insanlar, temel mutluluk anahtarına sahip insanlardır.
Nedir bu anahtar?
Sürekli söylediğim gibi esas zenginlik, elinizde olanların varlığını bilmek ve bunlara şükretmektir. Sahip olamadıklarınızın ah vahlarına kapılan bir birey, isterse dünyaya sahip olsun, en fakirimizdir.
Eğer mutlu olmak için ne kadar çok şeye ihtiyaç duyar ve araştırırsanız, hayatınız o kadar hayal kırıklığı ve üzüntüyle dolar.
Mutluluk için temel olan ben merkezinden uzaklaşmaktır. Siz ne kadar ego yönelimli yaşarsanız o kadar zor mutlu olursunuz.
Çok sevdiğim bir söz var:
"Duygu dünyasında kalıcı bir ev bulamazsınız. Çünkü değişim, titreşimsel varoluşun temel kuralıdır. Kaleidoskoptaki tek bir görüntüyü durdurup, o sahneye gözyaşı dökmenin hiçbir yararı yoktur."
The Light on the Path
Güzel veya çirkin her şey hayat nehrinde yıkanıp bizlerden uzaklaşır. Çünkü hayat durağan değildir. O yüzden dışarıdaki herhangi bir koşula bağlı olan mutluluklar bu akışa karşı koyamaz. Hepimiz büyük mutluluklara ulaşmak istiyorsak, ufak mutluluklardan feragat etmeyi öğrenmeliyiz. Amacımız yüksekler, daha yüksekler olmalı.
Gerçek mutluluk, çok kısa süreler de olsa kendimizden uzaklaştığımız anlarda saklıdır. Kendinizin çok güzel bir müzik dinlediğinizdeki, enfes bir manzaraya baktığınızdaki veya bir sanat eserini gördüğünüz anlardaki hislerinizi hatırlayın. Kısa süreli de olsa sonsuz bir huzur hissini deneyimlediğiniz o keyifli anları. Ya da yapmaktan çok hoşlandığınız bir hobinizi gerçekleştirebildiğiniz o özel anları.
Tüm bunlarda aslında mutluluğun sebebi, kendimizden uzaklaşmış olmamız. İşte bu süreleri, anlardan daha uzun zamanlara uzatmak istiyorsak, üstbenliğimizle bağlantımızı kurmayı öğrenmek ve bu bağlantı içinde yaşamaya çalışmak lazım. Yani özümüze dönmek ve üstbenliğimiz ile diyaloğumuzu geliştirmek. Meditasyonlarınızda yaşadığınız bağlantı hissinizi yaşama taşımak.
Mutluluk peşinde koşarak geçirdiğiniz her an, mutsuzluk zincirleri sizi daha sıkı bağlar.
Beklentili yaşamak, olmanızı engeller.
Burada amaç mutluluğu aramak değil, yaşam yolumuzu daha yüksek frekanslı bir alana taşımak olmalı.
İlahi akışta olun, karşı koymadan, çaba göstermeden. Mutluluk, peşinde olmadığınız an yanınızda belirir.
Sevgiyle kalın.
Erkan Sarıyıldız
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
















