31 Ocak 2010 Pazar

UYUMADAN ÖNCE



Belki de insanoğlunun en zorlandığı şey AN'DA kalabilmek. Geçmişin yükleri, geleceğin olasılıklarının yükünü taşımadan, ŞİMDİ'nin tadına varabilmek. Senelerdir bu işlerle uğraşmama rağmen, geçmişe göre daha iyi olsam da hala en zorlandığım şeylerden biri. Bunun için şu uygulamanın yararlarını çok gördüm. En azından birinizin bile daha çok anda kalabilmesini sağlayabilirse çok sevineceğim.
Geceleri yatarken günün hesaplaşmalarını yaparım. O günden aldıklarımın ve alamadıklarımın muhasebesi. Bir seyirciymişim de o günün filmini seyrediyormuşum gibi yargısız ve beklentisizce yaparım bu eylemi.

Şu soruları tek tek gözden geçiririm:

-Ruhsal titreşimime uymayan hangi eylemlerde bulundum ?
-Günlük davranışlarımın hangileri benim amacıma uygun, hangileri değil ?
-Birinin kabini kıracak bir harekette bulundum mu ?
-Herhangi birine söylemek isteyip de söyleyemediğim bir şey kaldı mı ?
-Sevdiklerime sevdiğimi yeterince ifade edebildim mi?
-Günü gözden geçirdiğimde bedenimde bir kilitlenme noktası hissediliyor mu ?
-Sağlığımı etkileyecek herhangi bir davranışta bulundum mu ?
-Olanları ve karşıma çıkanları onurlandırdım mı ?
-Sahip olduğum herşey için şükranlarımı gönderdim mi ?

Yatmadan önce bu kadar soruyu gözden geçirmek çok zaman almıyor, merak etmeyin. Her gece bu uygulamayı tekrarlarsanız bir süre sonra alışkanlık halini alıyor. Bu sorularımda yapmadığım şeyleri saptarsam, bir çırpıda yapıp öyle uyku alemine dalıyorum. İçinizde negatif duygular veya yüklerle yatarsanız, zihniniz tüm geceyi bunlarla mücadele ederek geçirir dinleneceği zamanı ve sabah da aynı negativiteyle kalkarsınız yeni gününüze. Yani baştan kaybetmiş olarak.
Kendinizi günlük ödevini çalışan bir öğrenciymiş gibi düşünün. Günlük ödevlerini zamanında yerine getiren bir öğrenci okulunda nasıl başarıya ulaşırsa, sizde yaşamınızı daha huzurlu ve başarılı geçireceksiniz.
Benim en çok önemsediğim başka bir şey de yakınlarınızla herhangi bir sorun yaşadığınızda küskünlüklerle sakın gecenizi geçirmeyin. Uykuya dalıp uyanamayacakmış gibi kavgaları , kızgınlıkları, küskünlüklerle yatmadan önce yüzleşip, anlaşma sağlayıp öyle yatmayı alışkanlık haline getirmek lazım.

Tüm bunları uyguladığınızda ertesi gün sabaha uyandığınızda bir önceki günün hesabı kapatılmış, yükleri atılmış olarak yola devam edebiliyorsunuz.
En önemlisi de AN'DA KALARAK...

Allah rahatlık versin


Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız


30 Ocak 2010 Cumartesi

DUAL YAŞAM





Benim spiritüel çalışmalara başlamadan önceki  ilk sorum:
" Beden ruhun aracısı mı yoksa ruh bedenin fonksiyonu mu?" olur.
Kişilerin temel hayat görüşlerini anlamak açısından bu soru benim için belirleyicidir. Eğer ruhun ayrı bir yapı olduğunu kabul etmiyorsak önümüzde hayatın anlamını görmek için ciddi bir engel var demektir.
Çok yakında okuduğum  bir kitapta geçen şu benzetme kafamda birçok taşı yerine oturttu.
"Sizler nasıl arabanıza bindiğinizde aracınızla bütünleşmiş ve kendinizi araba olarak  hissetmiyorsanız neden bedeniniz içinde kendinizi sadece beden olarak görebiliyorsunuz? "
Tabii senelerce sadece beden olmuş  ve bedenin belirlediği  şekilde hayatımızı geçirmiş bizler için bedenin sadece bir araç olduğunu kabul etmek hiç kolay değil. Bu düşünce beraberinde bedenin değersiz olduğunu düşündürmesin. Bedenimiz dünyasal deneyimimiz için olmazsa olmaz. Bedenimiz olmazsa dünyada kalma şansımız yok.Benim ayrımına girmek istediğim konu, sadece beden olmadığımızın farkına varmak.
Hepimiz içine doğduğumuz bedenimizin imkanları dahilinde deneyimlerimizi yaşayabiliriz. Duyularımızın sınırları ve yeteneklerimiz sayesinde deneyimleriz hayatı.

Benim sizlere sunmak istediğim yaşam modeli şu: 
Hem dünyada ayakları yere basarak,her türlü deneyimi yaşayarak,tüm duyguları tam anlamıyla tadarak yaşamak, diğer yandan da sonsuz bir varlık olduğumuzu kabul ederek yaşamak.
Ben bu tip yaşama "DUAL YAŞAM" diyorum. Bu yaşamın iki komponentini birbirinden ayırırsanız amaçtan uzaklaşmış olursunuz. Sadece beden olduğumuzu düşünüp içinizdeki özün sonsuz potansiyelinin farkına varmadan, sadece ihtiyaçlar ve maddenin yönettiği bir yaşam modeli eksik bir yaşamdır. Diğer yandan sadece ruhumuzun yücelmesi için, dünyada olmamızın amacını unutup, yani deneyimlememeyi seçerek kendimizi meditatif halde tutarak yaşamak da büyük bir hata. Dünyadayız ve burda olmamızın bir sebebi var.
Hem bu dünya perspektifinden hem de tepeden büyük resmi görerek yaşamalıyız. 
Kendimizi Ruhsal yapının  duyu organları olarak düşünebiliriz. Üstümüze düşen görev kontratlar yaparak ve tekamülümüze hizmet edecek şekilde planlayarak geldiğimiz yaşamsal ortamlarımızda deneyimlerimizi yaşayıp burdan aldıklarımızı enerjiye çevirip İlahi plana iletmek.
Bu düşünceye geçtiğinizde bazılarınızın aklına geldiği gibi yaşamdan kopuş gerçekleşmiyor. Hayalcilik veya dünyayı boşvermişlik değil, tam tersine yaşamı ve getirdiklerini tam anlamıyla değerlendirip onurlandıracak bir yaşamdan bahsediyorum.
Kolay değil bu düşünceye geçmek. Zaman ve sabır istiyor. Ama gerçekleştiğinde yaşamınızın hergünü yeniliklere açık sonsuz mucizelerele dolu olarak geçmeye başlıyor. 
Karşınıza çıkan her olayda hem olayın deneyimini yaşıyor hem de olayın karşınıza çıkma sebebini görebiliyorsunuz. 
Dünya dualitesinin bizlere kodladığı iyi-kötü, güzel-çirkin vs. kalkıyor sadece deneyim kalıyor. 
Karşınıza çıkan her insanın sizleri geliştirmek için gelen yardımcılar olduğunu görüyorsunuz.
İnsanların yaşamınızda üstlendiği rolü onurlandırıyor ve içindeki size eş özel ruhunu görebiliyorsunuz.

Şunu unutmamalıyız

Bizler ruhsal deneyim yaşayan insanlar değil, insan deneyimi yaşayan ruhlarız.

Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız

29 Ocak 2010 Cuma

AURA




Çocukluğumdan beri zihnim (özellikle sol beyin hakim süreçte) hep bir ispat aradı. Bedenimizin dışında enerji bedenimiz var mı?
Gerçekten zihin özellikle beş duyusuna ulaşmayan bir bilgiyi kabul etmekte zorlanıyor. Kendime enerji bedenin varlığını ispatlamak için "Aura denilen vücut dışındaki katmanı  görebilirsem herşey daha anlaşılır olur" diye bir hedef seçtim....Ardından kitaplar, yazılar, şaşı bakmalar, düz bakmalar.. Sonunda anladım ki o kadar da zor değil. Her zaman gördüğümüz bir şeyin orda olduğunu anlamakmış işin püf noktası. Bu kadar kolaymış. Zihin sürekli gördüğü şeyleri alıştığı için yok saymaya başladığından biz auraları göremediğimizi zannediyoruz.

Düzenli yaptığım spiritüel sohbetlerde de en çok sorulan soru:
"Auramı görebiliyormusun? Ne renk benim auram"
Ben de bu konuya açıklama getirebilmek için Auranın ne olduğuna ve aura görmenin bir yetenek değil herkesin görebileceği bir parçamız olduğuna dair bilgilendirici bir yazı yazmaya karar verdim. Araştırdım ve en kolay yöntemi bulmaya çalıştım.Size kolay bir yöntem sunacağım.
Biraz önce söylediğim gibi hepimiz mutlaka aura görmüşüzdür fakat ne olduğunu bilmediğimiz için zihnimizden silmişizdir. Sizin aura görmenizi engelleyen, önünüze zihninizin koyduğu perdeyi kaldırmanızı sağlayacağım.
Herşeyin bir aurası vardır. Arabanız, perdeniz, TV'niz duvarlar vs vs. Tüm objeler enerji absorbe (soğurmak) ettiği için auraları vardır. Objeler sürekli herşeyden enerjiyi absorbe ederler. Enerji bildiğiniz gibi mutlaka bir tarafa gitmelidir. Maddelerden de dışa doğru ışıyarak aurasını oluşturur. (elektrik lambası  gibi)
İnsan aurası ise benzer olmakla beraber farklı yanları mevcuttur. İnsan aurası içsel enerji kaynağından dışa yansır.

Vücudunuzun iki tip enerjisi vardır.:
-Ruh enerjisi
-Işık kaynakları, yiyeceklerden alınan, seslerden alınan tip enerji



Önce ilk tip enerjiye odaklanalım. Diğer tip enerji hayvan ve bitkilerde olan enerjiden farksızdır. Ruh bedende kaldığı müddetçe iki tip enerji aynı bedende beraber dururlar. Sadece ölüm ardından bedendeki enerji azaldığı için ruh bedenden dışa çıkar.
İki mıknatısın birbirini nasıl çektiğini  hayal edin. Eğer bir mıknatısı düşürürsek diğer mıknatısın çekimi kaybolur . Vücutta da ruhsal enerji ve bedenin enerjisinin ilişkisi aynı şekildedir. İki enerjinin çekimi sebebiyle bedeninizde kalırsınız  ve iki enerji vücudunuzda karışmış bir halde durur. Vücuttan iki enerjinin yayılımı sonucuda aura belirir.
Aura ışıkta veya karanlıkta görebildiğimiz bir ışıldamadır. Vücudun aşağı yukarı 4-5 cm dışına kadar bedenden yayılır. Transparandır,  bölge bölge dalgalanmalar gösterir ve genişleyebilir. Kişinin merkez bölgesine bakarsanız aurayı göremezsiniz. Aura transparan olduğu için sadece kişinin bedenini görürsünüz. Aura vücudun dış hattında görülebilir ve kişinin duygulanımlaıyla ve sinir sistemiyle direkt olarak bağlıdır.
Aura renklerinden bahsedeceğim fakat alışkın olmayan bir gözde renkleri ayırmak zor olacağı için önce beyazımsı bir eldiven olarak hayal edin. Bazıları aura görmeye çalışırken bu yapıyı gördüğü halde rengini göremeyince cesareti kırıldığından aura göremiyorum deyip bu denemeleri bırakmakta ve aura yok demekte. Herşeyin zamanla gelişeceğini unutmayın.

Yeni başlayanlar için transparan ışıldamayı görmek yeterlidir. Gözünüz alıştıktan sonra renk görmeye çalışırsınız.

AURA GÖRMEK
Bu çalışmaları yaparken bir başkasına ihtiyacınız var. Bir yakınınızı üstünde göz yanıltıcı objeler olmayan bir duvarın önüne koyun. Tam karşısında 2-2,5 m uzaklıkta ayakta durun. Karşınızdaki kişinin burnunun ortasına odaklanın. Bu arada etraftaki şeyleri de( Odadaki eşyaları vs.vs ) görebildiğinizi farkedersiniz. Buna periferik görme diyoruz.Gözünüzü kişinin alnının ortasına odaklayın . Unutmayın  aura ışık geçirgendir ve direkt görülemez. Aurayı sıcakta yol üstünde gördüğünüz buharlaşma veya gaz tankında gördüğünüz uçuşma olarak da hayal edebilirsiniz.
Aura ruhtur ve ruhun vücuttan dışarı genişlemiş halidir.
Birkaç saniye sonra kişiden yayılan bu yapıyı görmeye başlarsınız.  Genellikle vücudun ve saçın 4-5 cm çevresinde uzanır. Gözlerinizi çok zorlarsanız  çifte görmeye veya bulanık görmeye başlayacağınızdan gözünüzü çok zorlamayın.  Gözlerinizi dinlendirin. Zorlama olmamalı. Eğer hala aurayı göremiyorsanız odağınızı kişinin saçına getirin veya odanın ışığında ayarlamalar yapın. Bunu birkaç kez deneyimledikten sonra artık gözünüz ışık veya karanlık farketmeden görmeye başlarsınız.
Kendinizi geliştirmek için de çeşitli teknikler uygulayabilirsiniz. Sırtüstü yatın ve ellerinizi -ayaklarınızı yavaşça oynatın.Hareket eden uzuvlarınızın  ardından takip eden aurayı görmeye çalışmak direkt olarak aura görmenize yardımcı olur.

Aurayı çalışırken çeşitli değişik olaylarla karşılaşabilirsiniz. Kişilerin düşünce veya duyguları değiştikçe aurada değişir.

AURANIN RENGİNİ GÖRME
Renk görme zordur fakat imkansız değildir.
Renklerde kişiye göre değişebilir. Biri sarı diğeri turuncu olarak algılayabilir.
Her rengin ayrı bir anlamı vardır. Önemli olan her renk size kişisel olarak ne hissettiriyor?

Temel renkler ve anlamları
Kırmızı: Kızgınlık,öfke atağı.
Turuncu: Kırmızıya benzer anlamlarda. İçinde kızgınlığı tutma, intikam hissi
Sarı: Çalışma, Planlama, derin düşünme, zihinsel konsantrasyon
Mavi: Pozitif enerji,iyi titreşim, iyi niyet
Beyaz: İyi enerji, spiritüel eğilimli, çok pozitif insan
Yeşil: Sağlıkta bozulma, kırık kemik, hastalık
Siyah/kahverengi: Bunlar aura rengi kabul edilmiyor. Daha çok  aura çökme noktalarını ve  yeterli enerji üretilemeyen bölgeleri gösterir.

Aura görmek hepimiz için enerji bedenimizi ve ruhumuzu görmenin ve varlıklarını ispatlamanın bir yolu. Karşımızdaki kişinin gerçek özünü ve bulunduğu ruhsal durumu bilmenize yardımcı oluyor.
Denemeye değer.

Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız


27 Ocak 2010 Çarşamba

TANRI HERYERDE



İnsanoğlu varolduğundan beri arayışını sürdürmüş. Ben nerden geldim ? Nereye gidiyorum ?
Nasıl ve neden yaratıldım ?
En önemlisi de Beni kim yarattı ?
Önce yaratıcıyı doğada aradılar, ardından göklerde. Ardından da tapacakları şeyleri kendileri yaratıp onlara taptılar.
Ne kadar gelişmiş de olsak ilkel insanlardan en büyük eksikliğimiz yaratıcıyı dışımızda bildik. Bize çünkü böyle öğretildi. Yaratıcıyı dışarda bizi seyreden, her yaptığımız hatayı, iyiliği kaydedip hesap soracak bir sorgucu bir disiplin sembolü  olarak imgeledik hepimiz.
Bir düşünün bakalım Tanrı deyince aklınıza ne geliyor ?
Ben kendi adıma çocukken Tanrı dendiğinde beyaz saçlı, suratı asık, çok ciddi, ve benim her yaptığımı tüm çıplaklığıyla bilen bir imgelem aklıma gelir ve ürperirdim. Ya her yaptığımı görüyorsa ? diye masum korkular yaşardım.
Bu düşünce insanlığı Tanrı'dan uzaklaştırdı. Tanrı ile iletişim için bir aracı veya kurum olması inancı yerleştirildi zihinlerimize.
Bu konuda en acılı hikaye tasavvuf bilgini Hallac-ı Mansur'un hikayesi. Aslında Tanrısal olduğumuzu ve hepimizin içinde Tanrısal bir öz olduğunu söylemek istediği Ene'l Hak lafı ardından kendini Tanrı'ya eş koşuyor iddiasıyla işkenceler yapılıp katledilmiş bu değerli insanevladı.

Bir zamanlar üç adet ressam yaşarmış. Hepsi de kendisinin en iyi olduğu konusunda iddia ediyorlarmış. Bu iddialar öyle bir boyuta ulaşmış ki en sonunda Kralın huzuruna çıkmışlar:
-En iyimizi siz seçin sayın Kralımız..
Bunun üzerine Kral bu üç büyük ressamın üç eserine sahip olabilmek için hepsine birer duvar ayırmış ve Tanrı'nın resmini çizmelerini istemiş.
"Bunun sonucuna göre hanginiz en iyi karar vereceğim" demiş.
6 aylık mühlet verilmiş ressamlara. Ressamlar harıl harıl çalışmış gece-gündüz, gündüz-gece karışmış birbirine.
6 ay, koca 6 ay geçmiş ve Kral'ın görme zamanı gelmiş çatmış.
Kral ilk ressamın duvarına gelmiş ve ressam büyük bir hevesle perdeyi kaldırmış. Kocaman bir ağaç ve her tarafında tomurcuklar, çiçekler.... Hatta o kadar gerçek görünüyormuş ki bir kelebek gelip çiçeğin birinin üstüne konmuş. Kral resimden çok etkilenmiş.
Ardından Kral diğer ressamın duvarına gelmiş. Ressam yine özenle perdeyi sıyırmış. Bir ağaç ve üstünde yüzlerce olgunlaşmış meyve tasviri bulunmaktaymış. Bir taraftan da bir papağan gelip meyveleri yiyormuş. Kral gerçekten nefesi tutularak izlemiş bu güzelliği.
Ve Kral en son ressamın duvarına gelmiş. Ressamın perdeyi sıyırmasını beklemiş fakat ressamda hareketlenme olmamış. Kral herhalde kaçık bir dahi bu ressam bari ben açayım deyip perdeyi sıyırmaya çalışmış fakat becerememiş. Çünkü resim perdenin kendisiymiş.
Tanrı perdelerin arkasında değildir, perdenin kendisidir.
Tüm evren, tüm varlıklar Tanrı'nın bir yansımasıdır.
Tanrı herşeyin toplamı ve bizlerde Tanrısallığın özlerini içimizde taşıyoruz.
Yani hepimiz Tanrısalız.

Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız

26 Ocak 2010 Salı

EN ZOR SANAT


"Kızım Lara'ya ithafen"

Hep derlerdi de inanmazdım "Anne-baba olunca anlarsın"
Gerçekten bir çocuğu yetiştirmek herhalde en zor sanat. Bir kere siz daha kendinizi çocuk sınıfından çıkarmamışken elinize dünyalar güzeli, korumasız, tertemiz bir varlık geliyor. Bakıyorsunuz, tamamen size bağımlı. Vermezseniz yemiyor, örtmezseniz üşüyor. İlk başta bir panik duygusu yaşıyorsunuz. 
Bu benim mi ?
Ben böyle güzel bir şeyi hakkedecek ne yaptım ?
Daha sonra gözgöze geldiğinizde bir kuşak olgunlaşıyorsunuz. Yaptığınız herşeyle model olacağınız, kendinizi bile koşulsuz sevemezken  gerçek koşulsuz sevgiyi verebileceğiniz bir mucize elinizde.

Ardından da bir çabalama süreci başlıyor . Bu mucizeye nasıl yaklaşmalıyım, nasıl davranmalıyım, ne vermeliyim ve ne kadar vermeliyim ? Verme dengesini ayarlamak bazen sorun olabiliyor. Burda bazen bir tuzağa düşebiliyoruz. Ben sahip olamadım ona yaşatmalıyım tuzağı. Verirken onunda aldığının değerini anlayabileceği bir tarzda dengeler kurmaya çalışıyorsunuz. Aslında çocuğunuzun kimliğinde kendi büyümemiş çocukluğunuzu deneyimliyorsunuz; bazen de abartarak.

Ben spiritüel çalışmalar sırasında insanların  en çok travmatik deneyimleri çocukluk döneminde aldığını ilk gördüğümde ciddi bir panik yaşamıştım. Acaba "Biz de çocuğumuza ne travmalar yaşatıyoruzdur ?" korkusuyla bayağı gözlemci modunda hayatımı gözden geçirdim. Fakat ilerleyen dönemlerde gördüm ki siz ne kadar kendinizin en doğrusunu yapsanız da insanoğlu kendine deneyim yaratabilmek için bir taraftan travmatize olabiliyor. Bu büyük bir rahatlama oldu benim için. Çünkü insan kendinden bile çok sevdiği bir varlığa nasıl kötü deneyimler yaşatabilir ki ?
Önce şunu bilmek bana büyük bir ferahlık getirdi.

Her çocuk kendi ailesini bilerek ve isteyerek geliyor dünyaya. Kendi  gelişimi için gerekli deneyimleri yaratabilecek ortam ve aile grubunu ayarlayarak kontratlar yapıp geliyor dünya deneyimine. Siz ise ona beklediği deneyimsel ortamı yaratıyorsunuz.
Diğer bir gerçekse siz ne kadar en iyi ortam en iyi şartları kurarsanız kurun, çocuğunuz kendi penceresinden olaylara bakıp kendi bakış açısına göre değerlendiriyor yaşamı. Sizin için en doğru olan bile, onda travmatik bir deneyim yaratabiliyor.
Çocuğunuza yapabileceğiniz şey, elinizden gelenin en iyisini yapmak. Yapabileceğinizin en iyisi.. Sizden beklenen başka bir şey yok.

Önemli bir evrimsel kanunu unutmamak lazım. Sizin ana-babanızla yaşadığınız ne ise kendi çocuğunuza da aynı tarz deneyimler yaşatma şansınız yüksek. O yüzden sizde oluşmuş ve sizin farkındalığına vardığınız zararlı deneyimleri kendi çocuğunuza aktarmamak için bu döngüyü kırmalısınız. Yoksa bu döngü sizden çocuğunuza, ondan da kuşaklar ötesine aktarılır. Güzel bir şey var ki bu döngü kader değil. Bu döngü kırılırsa yeni ilişki paternleri daha sağlıklı hale gelebilir.

Hepimizin içindeki en önemli duygu koruma içgüdüsü. Hatta bazen koruma parentezi altında çocuklarımızın yaşamının her alanına dahil olmaya çalışıyoruz. Tabii ki insan en önemli hazinesini en sıkı şekilde korumayı ister. Fakat burada çocuğumuzun da bir birey olduğunu unutmamalıyız. Kendi ayakları üstünde, dimdik bir benlik olarak  yetiştirmeliyiz yavrularımızı.

Şunu da unutmamalıyız; çocuklarımızı spiritüel gelişim açısından bizden fersah fersah ilerde bir yapı içinde dünyaya geldiler. Onların bizden değil, bizlerin onlardan öğreneceğimiz öyle çok şey var ki. Bir kere unuttuğumuz masumiyetimizi görürüz onların pırıltılı gözlerinde. En ummadığınız yerde söyledikleri bir söz size hayatın anlamını öğretir. Erişkin olmamızın bize yüklediği sorumlulukların ve rollerin unutturduğu birlik bilincini deneyimlememizi sağlarlar.
Bence çocuğa verebileceğimiz en önemli şey sevgi dolu bir ortam . Sevgi fakat koşulsuz ve karşılıksız olanından.

Onlar buraya kendilerini deneyimlemeye ve yaratmaya geldiler. Bizim yaşantımızı veya isteklerimizi yapmaya değil.

Yapacağımız, gelişmeleri için tüm desteğimizi ve sevgimizi sonuna kadar sağlamak.

Ama kendi olmalarına da izin vererek.

Sevgiyle kalın



Erkan Sarıyıldız

25 Ocak 2010 Pazartesi

EVREKA!!!! EVREKA !!!!



" Bana mutluluğun resmini çizebilir misin Abidin ?" demiş Nazım.
Gerçekten mutluluk nedir, nasıldır, yenir mi, içilir mi?
Mutluluk tarif edilebilir mi?
Mutlu olmanın yollarını anlatan onlarca yazı , onlarca kitap görmüşsünüzdür. Hepsi kendince tarifler bu kelimeyi. Mutluluk bir şey değil, bir olma durumudur. 
"Hayatın amacı mutlu olmaktır" diye düşünür bir çoğumuz.
Peki bu duruma ulaşmak ve bunu korumanın sağlanması nasıl olabilir ?
En kısa cevabı herhalde BEN olarak yaşamak; mutlululuğun en büyüğü.
Ruhsal gelişim sırasında mutluluğun sağlanması ve süregitmesi için bazı ipuçlarını eğer içselleştirebilirsek hayatımız bir peri masalı kıvamında geçebilir.
Arşimet gibi bağırıyorum "Evreka , Evreka !!!!"
Ben de kendi deneyimlerimin ışığında arayıp tarayıp Erkan'ın mutluluk formülünü buldum. Şimdi paylaşma zamanı.



Şimdide  yaşayın. Sahip olduğunuz tek şey, şimdiki andır. Şimdi burada ne vara odaklanın ve andaki tamlığı deneyimleyin.
Vücudunuzun bilgeliğini dinleyin. Vücudunuz; durumun iyimi, kötü mü olduğunu size mutlaka gösterecektir. Bir olay karşısında karar verdiğinizde eğer vücudunuz size bir fiziksel veya duygusal gerilimi gösteriyorsa onu izleyin.
Gelen herşeyi tamamıyla kabul edin, onurlandırın ve öğreneceğinizi alın. Olanı olduğu gibi deneyimleyin ve olandan bana ne düşer bakışıyla hayatınızı geçirin.

Kendinize kendinizle kalabileceğiniz zamanlar ayırın. Bu zamanlarda meditasyon yapın, yapamıyorsanız en azından kendi seslerinizi dinlemeye çalışın. Sessizlikte, kendi üst benliğinizin saflığına direkt bağlanırsınız. Size yaşamınızın her alanında gerçek rehberlik sadece üst benliğinizden gelir. Kendinize zaman yaratarak üst benliğinizin sesini duymayı öğrenin.

Yaptığınız hamlelerde ve yaşam oyunlarında başkalarının onayını beklemeyin; kendinizin değerlerini keşfedin. Ancak böyle yaparak özgürlüğe yelken açabilirsiniz.

Başkalarını yargılamak, kendinizde bir şeyleri kabullenemediğinizi  gösterir. Şunu bilin ki affettiğiniz her insan sizin kendinize olan sevginizi arttırır. Başkasını affeden kendini de kolaylıkla affetmeyi öğrenir.

Bir kişiyi veya olayı yargıladığınızda, duruma iyi kötü damgası vurmuş olursunuz. Herşey ya da herkes anlaşılabilir ya da affedilebilir. Yargıladığınızda anlayışa giden yol kesilir ve sevgiyi öğrenme gerçekleşemez.
Korku temelli davranışlardan sevgi temelli hareketlere geçin. Korku hatıraların ürünüdür. Kendinizi Şimdi'ye ne kadar odaklarsanız geçmiş deneyimlerinizden kaynaklanan korkularınız o kadar azalır.

Dışardaki herşeyin sizin gerçekliğinizi yansıttığını bilin. Fiziksel dünya, sizin içinizin birer aynasıdır. Karşınıza çıkıp sizde çok kuvvetli sevgi veya nefret duyguları yaratan durumlar, size iç dünyanızı gösterir. Sizin en çok nefret ettiğiniz şeyler size  kendinizde en çok inkar ettiğiniz şeyi göstermektedir. Alacağınızı alın ve nefret duyduğunuz kişinin sizin en iyi öğretmeniniz olduğunu unutmayın.
En çok sevgi duyduğunuzun da kendiniz için en çok dilediğiniz şey olduğunu unutmayın. İlişkilerinizin sizin iç dünyanızın birer aynası olduğunu kabul edin. Bu bakış açısına geçtiğinizde kendinizi tam anlamıyla tanımaya başlarsınız. .

İçinizdeki kızgınlığı atın ve kendinizle savaşmayın. Kendinizdeki iyi ve kötü yanların tamamını kabul edin ve içselleştirin. Çünkü siz herşeyin bir toplamısınız.

Vücudunuzu zararlı düşünce, içecek ve yiyeceklerle kirletmeyin. Vücudunuz sadece bir yaşam destek ünitesi değildir. Bedeninizi  ruhunuzun evrimleşmesi için bizi taşıyan bir araç olarak görün. Her hücrenizin sağlığı sizin iyi olmanızı etkiler.

Hepinizin aklından "Mutluluğun formülü olur mu? Neler diyor bu adam ?" sorusu geçebilir. Bu bulduklarım benim formüllerim.
Hadi hepimiz kendi mutluluk formüllerimizi yaratalım. Hayatınızın her alanında farkındalıkla yarattığımız cennetlerimizi kuralım.
Çünkü hepimiz mutlu olmayı hakkediyoruz.


Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız

19 Ocak 2010 Salı

NAPOLYON'UN 3 LAFI



Parayla nasıl bir ilişkiniz var?
Hayatınızın olmazsa olmazı mı?
Yaşamanızın amacı mı?
Güzel şeyler yaşamanız için bir aracı mı?
Ve nelerden vageçebilirsiniz daha çok paranız olsun diye?
Peki piyangodan para çıksa..
Sonuna kadar zevkleriniz için mi harcarsınız?
Harcamayıp yatağınıza serip üstünde keyif mi yaparsınız?
Para aslında tamamen insanın oluşturduğu bir  kavram. Takas karşılığı güzel şeyler vaadeden bir yalancı değer. İnsanoğlu gücün simgesi saymış. Başımıza tac etmiş. Cebindeki parası belirlemiş toplumdaki konumunu. Ol dese oldurmuş, yap dese yaptırmış. En yakın zannettiklerimizin bile para uğruna neler yapabileceğini acıyla göstermiş.
Gerçekten bir bakın para sizin için neler ifade ediyor?
Hep bu konuyu düşndüğümde aklıma Ahlaksız Teklif ( Indecent Proposal ) adlı film gelir. Birçoğunuz seyretmiştir. Bir adama karısıyla beraber olmak için çok yüklü bir para vaadedilir ve bu vaad karşılığında yaşadıkları ahlaki hesaplaşmalar çok güzel anlatılır. Herkesin bir fiyatı var inancının acımasız bir yansıması
Gerçekten "Herkesin satın alınabileceği bir fiyatı var mı ? "  dedirtiyor insana.
Para, eğer hayatınızın temelinde hatta tam ortada duruyorsa ve yaşamınızın gidişatını belirliyorsa bir durmak lazım. Size siz olduğunuzu unutturuyor, kazanmak uğruna ilahi akışınızdan uzaklaşıyorsanız esirisiniz demektir bu meretin. Şunu bilin ki ne kadar kazanırsanız kazanın, içinizdeki açlığı doyuramazsınız. Fazlanın da fazlası var. Şunun farkındalığına varın; siz eğer paranın hala efendisi değil, esiriyseniz yokluk bilincindesinizdir  ve evren bu bilinçte olanın elindekini avucundakini bir çırpıda almayı bilir. Almasa da siz daha çok, daha çok hırsıyla yaşamınızı, elinizdekilerin şükrüne varmadan ve boşluk içinde geçirirsiniz.


Elinizdeki sahip olduklarınızı hergün gözünüzden geçirin ve bunlar için şükredin.
Gerçek zenginlik daha çok sahip olmak değil, elindekilerin daha çok farkında olmaktır.
Siz bolluk bilincine geçtiğinizde zaten akış size doğru olacaktır. Paranın esiri değil efendisi olduğunuzu unutmadan ve kendimize yabancılaşmadan  bolluk içinde bir yaşam herhalde en iyisi.


Siz sahip olduklarınızın şükrünün içinde olursanız elinizden bereket, gönlünüzden huzur eksik olmaz. Kendinize milyon dolarlara sahip olmadan da  gönül zenginliğiyle, özgür ve gücü elinde olarak yaşamlar kurmayı başarabilirsiniz.
Napolyon'un da 3 kez dediği gibi
Para Para Para




Sevgiyle kalın


Erkan Sarıyıldız


18 Ocak 2010 Pazartesi

GÜLMEK SİZE YAKIŞIYOR





Ne kadar ciddi yüzlerimiz farkediyor musunuz?
Koca caddelere baktığınızda ne kadar az sayıda gerçek kahkaha kulağımıza çarpıyor. Daha çok yüze zoraki oturtulmuş gülümseme izleri.
Hep bize gülmenin ayıp, hafif görünmek olduğunu söylemişler. Biraz fazla gülünce ardından kötü birşey geleceğini, yüksek sesle gülmenin ayıp olduğunu söylemişler de söylemişler.
Bir çocuk doğduğunda ilk 1-2 ay geçip bu dünya deneyimine alıştıktan sonra yüzünden gülücük eksik olmaz. O pembe dudaklarını yaya yaya tepkilerini gülerek belli etmeye başlarlar. Sebebe ihtiyaç yoktuır. Gak desen gülücük, guk desen kahkaha.

Büyüdükçe gülmeyi unutmaya başlarız. Sonra gülmemiz için gereken uyaran miktarları artar. Büyüyoruz ya. 

Büyümek = Ciddileşmek.

Ciddiyet itibarla eş değer gösterilmiş. Bize insanların hikayeleri anlatılırken yapılan işleri anlatılmış; çocukluğunda yaptığı şakalar, şaklabanlıklar tabu olarak gizlenmiş.
Hangi reklam filminde veya afişte bir işadamı gerçekten içten bir gülüşle gösterilmiş bir bakın. Ciddi kıyafetleri içinde, zoraki bir gülümseme kondurulmuş insan silüetleri etrafımızda.



Gülmek için çocuk veya deli olmaya gerek yok. Mecbur değilsiniz somurtmaya, erişkin olmak için. Gülün doyasıya. En cok da kendinize gülün. Kaşınıza, gözünüze, bakışınıza gülün. Aynaya bakarken çocukluktan beri yaptığınız hatalara, aldanmalara gülün.
Hayat bir oyun. Gereği de eğlenmek. Yaşam oyununun 2 amacı var: Hayattan en çok keyif alan kişi olmak ve sevgi alıp, sevgi vermek. Ruhumuzun yaşamdan  alacağı en önemli kazanç yalnızca bu ikisi.
Gülünce ne mi değişir ? 
Yaydığınız pozitif enerji etrafınıza dalga dalga bir salgın gibi yayılır. Ne zaman gülerseniz tüm enerjiniz evrenselliğe açılır, Tanrısal ışıkla beslenmeye başlarsınız. Tanrı ile aramıza kurduğumuz barikatlar yıkılır ve güce ulaşırsınız.
Aslında herşey gerçekten komik bir oyun. Yarattığınız dramalarınızı sıyırdığınızda geriye, komik bir senaryo kalır. 
Etrafınızı izleyin. Çok gülen insanlar hem uzun ve sağlıklı yaşarlar, hem de hayatları diğerlerine göre daha kolay geçer.
Sevdiklerinizle oturun, konuşun, eğlenin. Çocukça ve kuralsızca. İçinizden geldiğince, "Başkaları bana deli der mi ? "  korkusu olmadan.
Katıla katıla gülün.

Özünüze yapacağınız en büyük iyilik,  bir avuç kahkahadır.


Sevgiyle kalın




Erkan Sarıyıldız

15 Ocak 2010 Cuma

YÜRÜYEN MUMYALAR




"Ben kimim ?"

Bu soruyu hiç kendinize sordunuz mu ?
Ve baktınız mı etrafınıza, kaç kişi kendi olarak ve istediği şekilde yaşamını sürdürüyor.
Hepimiz yürüyen mumyalar gibiyiz. Sargı üstüne sargı.
Aynaya baktığınızda gözlerinize dikkat edin. Sadece düşlerinizde ulaşabildiğiniz gerçek sizin o coşkusu var mı gözlerinizde. Ve en önemlisi tekrar kendinize dönüp baktığınızda ben diye üstünüze giydiğiniz kıyafetin katmanlarının kaçta kaçını siz oluşturmuşsunuz; özgür ve yüzde yüz.
Siz dediğiniz nasıl biri. Hayata karşı duruşu, inançları,  mesleği, birliktelikleri, yaşadığı hayat, seçtikleri, seçemedikleri. Kolay değil biliyorum bunları analiz etmek. Doğduğumuzdan beri üstümüzde görmeye alıştığımız bu kıyafeti, biz sanıp sürdürmüşüz hayatımızı.
Doğduğunuz günden beri her an kurallar, dogmalar, günahlar, cezalar, kanunlar, yapmalar, etmeler üstüste üstüste. Senelerin ardından bir bakarsınız ki sargılar kaplamış üstünüzü. Hatta  sargılardan, içerdeki  gerçek sizin şeklini unutmuşsunuz. Bir süre yaşamı böyle sürdürüsünüz umarsızca.

Ve an gelip de " Ben kimim ?" demeye başlarsınız. O içerlerde kalan özel ruhun özgürlüğünü özlersiniz.
Transformasyona girmeye başlarsınız  "Ben, Ben olacağım"  kararıyla.
Karar vermek işin en zor tarafı. Gerisi artık dönüşü olmayacak bir şekilde başlar.

Tabii bu zorlu olanı. İşin en kolayı  dışımızdaki mumya sargılarının örtüsünü ben olarak kabul edip yürümek gitmek.
Cesaret ister bu süreç. Soyunup yeniden giyinmedir aslında bu süreç.
Tek tek üşenmeden üstrünüzdeki her katmanı kazımakla başlamak lazım. Çıkan parçalara bakıp ne kadarı bana ait ne kadarı bana eklenmiş ayırmalısınız.

Her çıkarma işleminde katmanlar yerinden çıkarken acısı olacak tabii ki. Hatta bazı katmanlar o kadar cildinize yapışııktır ki yerinden çıkarmak cesaret ister. 
Her değişimin ardından yeni bir özelliğinizi hatırlarsınız. Burda bir tek sorun etrafınızdakiler sizin değişen ilişki dinamiklerinize uyum sağlama zorluğu çekebilir. Olsun siz tamamınızla ve kararlılıkla bu yolda devam ederseniz yeni dinamikler kurulacaktır.

En sonunda bulursunuz özünüzü. Tam bir coşku zamanı.
İşte ben burdayım der cılız bir ses. Ayakları üstünde zor durur.
Ardından tüm yaraları onarma zamanı. Tek tek yeniden yapılandırmalısınız her yanınızı. 
Biliyorum zor, biliyorum acılı; ama biliyorum çok zevkli.

Sonunda olacağınız sizi  gördüğünüzde, bu kadar çabaya değdiğini anlayacaksınız.
Gerçek sizi yeniden yarattınız...
Ben olan " Ben Benim. "diyen başı dik ve mağrur.
Bir çoğunuzda "Bildiğin en iyisidir" yaklaşımını seziyorum.
"Ben bu yaşa kadar böyle yaşadım nasıl değişeceğim ?"
"Benim bu hale gelmem benim değil, şartların eseri. "

"Ne gerek var ki bunları yapmaya ? "

"Ben zaten kaderin kurbanıyım."
Ve nice endişeli sözler, sorular.

Başarmanızın önüne engeli sadece siz koyabilirsiniz. Hatta kendinizi engellemeye çalışmak için, başkalarının ağzından söyletirsiniz korkularınızı. 
Öncelikle şunu bilin; kendinize inanmakla başlar herşey.
Ardından yüzde yüzüyle, gücünü elinde tutan, tüm parçalarını üstünde toplamış, yaratım gücünün farkında, her yaptığının altına BEN imzasını tüm gerçekliğiyle atabilen bir SİZ 'in çıkacağını bilin. 
Bu süreç herşeye bedel.


Ey cesur ruhlar değişim zamanı. Dans edelim kırlarda, koşalım, oynayalım.


Hepimiz bağıralım


BEN BENİM!!!!!!!!






Erkan Sarıyıldız









14 Ocak 2010 Perşembe

GEÇ KALMIŞ SÖZCÜKLER...





Yaşadığımız her gün şükran duyulacak bir hediye bizim için ve yaşadığımız herşeyin mimarı bizleriz.
Yapılması gerekeni yapmayıp, bir daha  o fırsatı tekrar yakalayamamanın verdiği acıyı en güzel yansıtan hikayelerden birini paylaşmak istedim:


"Kanser sebebiyle tedavi gören bir delikanlı büyük bir şehirde yaşarmış. Fakat artık tedavi şansı bitmiş sadece sürecin gidişatı gözlenmekteymiş. 18 yaşında ve her an ölecek beklentisi varmış.Tüm hayatı, evde tıkılı  olarak ve annesinin gözetiminde geçiyormuş.
Tek başına sokağa çıkmıyor fakat evde olmaktan da canı çok sıkılıyormuş.
Evin dört duvarının ve hastalığının yarattığı yoğun baskıdan kurtulmak için evden dışarı çıkıp hayata ucundan da olsa katılmaya karar vermiş. Annesine dışarı çıkabilirmiyim diye sorduğunda  bayağı bir uğraşın ardından sonunda izni koparmış.
Evinin bulunduğu caddede yürümeye başlamış. Alışkın olmadığı dış ortam önce rahatsız etmiş fakat dört duvardan kurtulmanın verdiği özgürlük hissi herşeye bedelmiş.
Birçok dükkan görmüş kenarda. Bir CD dükkanı bulmuş ve kapıdan girmiş. Kasada kendi yaşlarında bir genç kız durmaktaymış.
Kız bakmış :

"Nasıl yardımcı olabilirim ? " demiş. Kızın gülümsemesi çok güzelmiş ve oğlan gördüğüm en güzel gülümseme diye düşünmüş. Kızı oracıkta öpmek istemiş.
 Delikanlı:
"Hmmm ...Şey... Bir CD almak istiyorum. "
CD'yi  almış ve parayı uzatmiş..
Kız:
"Sizin için paket yapayım mı ? " diye sormuş.
Delikanlı onaylamış. Kız dükkanın arkasına gidip paketi hazırlamış ve delikanlıya vermiş. Delikanlı paketi almış ve evine dönmüş. Evdeki dolabına CD yi paketli olarak kaldırmış.
Delikanlı çok utangaçmış ve bu yüzden güzel gülüşlü kızla çıkma teklifi yapmaya çekiniyormuş. Annesiyle konuşmuş ve annesi de onu bu konuda cesaretlendirmeye çalışmış. Mutlaka ertesi gün gidip, bunu gerçekleştirmesini söylemiş.
Ertesi gün delikanlı yine dükkana gitmiş, fakat duygularını açamadan eve dönmüş.
Bu gidiş gelişler günlerce sürmüş.  En sonunda kız kasada değilken, çocuk tezgaha telefon numarası  yazılı bir kağıdı gizlice bırakmış ve dükkandan koşarak çıkmış.
Birkaç gün sonra ev telefonu çalmış.
Anne telefonu kaldırmış.
Telefondaki tezgahtar kızmış. Delikanlıyı sorunca anne ağlamaya başlamış.
"Dün oğlumu kaybettik. Tabii ki bilmiyorsunuzdur"
Hattan hiç ses gelmemiş sadece annenin ağlamaları duyuluyormuş
Anne bir süre sonra oğlunun anılarıyla başbaşa kalmak için odasına girmiş ve dolapları karıştırmaya başlamış. Bir dolap kapağını açınca içerinin, onlarca paketi açılmamış CD ile dolu olduğunu görmüş.  Anne şaşkınlıkla CD'leri  yatağın üstüne koymuş ve tek tek paketleri açmaya başlamış.
Anne paket kağıdını açtığında, Cd ile beraber ufak bir kağıt parçası yere düşmüş
Üstünde "Merhaba, çok tatlısın. Benimle çıkarmısın . Sevgiler Jocelyne." yazıyormuş. Anne her paketi açtığında, aynı notla karşılaşmış.
"Merhaba çok tatlısın. Benimle çıkarmısın"  "
Birine sevdiğinizi söylemeyi ve yapacaklarınızı gerçekleştirmeyi sakın yarına bırakmayın. Sevgi sözcüklerini söylemek ne kadar zor gelse de egolarımızı, gururumuzu, endişelerimizi bir kenara bırakıp sevginizi ifade edin. Sevgi sözcüklerini kimseden esirgemeyin.
Geçirdiğiniz her gün, bir daha elinize geçmeyecek fırsatlarla dolu. O değerli gün elimizden kayıp gitmeden yapacaklarınızı başka güne bırakmadan, dolu dolu yaşayın.
Cesaretle bir işe başlayıp başaramamak, korkularınızın esaretinde o işe kalkışmamaktan daha iyidir. Yapabileceğinizin  en iyisini yapıp olacağı akışına bırakın.


Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız





12 Ocak 2010 Salı

YAŞLANMAK GÜZELDİR


Hepimizin ortak korkusu :

"YAŞLANIYOR MUYUM ?"

Her sabah yüzümüzde gelişen çizgilere bakıp iç geçiriyoruz, bedenimizin  doğal değişim süreçlerini:
" Ah, ben böylemiydim ? " diye sorguluyoruz.
Benim bir yakınımın çok güzel bir lafı kulaklarımda:
"Erkancığım, ruhum çok genç ama elbisem eskimiş."
Ne kadar bilgece bir laf. Gerçekten, eskiyen sadece dıştaki beden örtüsü. Ruhlar aynı coşku ve yaşama sevinci içinde sürdürür serüvenini.
Çünkü aslında ruhsal planda ne zaman vardır, ne de yaşlanma..
Yüzyıllardır insanoğlu yaşlanmayı bir hastalık olarak görmüş, gençlik iksirleri arayışı peşinde hayaller kurmuş. Fakat ne bu iksire veya sihire ulaşabilen olmamış.
Şunu bilmeliyiz ki yaşlandıkça sağlığımızın bozulacağı, hayatta yalnız olacağımız, üretimden uzak bir yaşam süreceğimiz fikri sadece toplumsal güdümlemelerle oluşan kalıplar. Eğer devrimci olmayıp bu görüşle yoğrulursak, ömrümüz zaten beklenildiği gibi olur.Yani beklediğimiz gibi toplumdan uzaklaşmış, pasif ve depresyonlar içinde geçiririz ömrümüzün son demlerini.
"Aman ele güne muhtaç olmayayım" inancı bizim yaşlanmamızı hızlandırıyor. Hepimizin kafasında yaşlanma dediğimizde elden ayaktan kesilmiş, depresyon içinde yalnız başına yaşayan, sadece özel günlerde hatırlanan biri olmak geçiyor. Halbuki yaşlanma sadece kronolojik bir olgu. Dünya deneyimimizde geçen zamanın beden kılıfımızdaki izlerini görmeye başlarız.
Neden zamanın bedenimizden kaybettirdikleri ile daha çok ilgiliyiz.
Seneler ve deneyimler, o kadar çok şey katar ki ruhumuza.
Her yaşanılan, bilgeliğimize bilgelik, deneyimimize deneyim katar.
Bir çalışma var hatırımda. Çin'de dağlık ve şehirden uzak bir bölgede bakılmış ki yaşam süresi normal şehirli insana göre daha yüksek. Tüm değişkenler araştırılmış. Beslenme, bakım ve tüm ihtiyaçlar açısından aynı olan bölgelerde yaşam daha kısayken, sadece bu bölgede ömür ciddi farklılık gösterecek kadar uzunmuş. Araştırmacıların yoğun uğraşları ardından bunu sağlayanın sadece farklı bir  inanç sistemi olduğu görülmüş. Burada yaşlanma kötü bir olay olarak görülmüyor, hatta yaşlandıkça bilgeliğin artması sebebiyle seneleri geçsin de daha bilge olayım beklentisi varmış. Gençler, yaşlanmanın daha iyi bir şey olup, yaşlandıkça itibarlarının artacağı için gelecek olan günleri sabırsızlık ve heyecanla bekliyorlarmış. Bu çalışma bize aslında yaşam süresi ve kalitesinin bile bizler ve toplumsal inanışlar tarafından belirlendiğinin kanıtı.
Sadece yaşlanma hakkındaki kötü düşüncelerimizden kurtulmak, bir çok şeyi değiştirir. Ben bu olayı bilgisayara programına benzetiyorum. Siz kendinizi herhangi bir koşula programladığınızda beden saatinizi ve yaşama sürenizi de yaratımlarınız sayesinde belirliyorsunuz.
Değiştirmemiz gereken, yaş almanın katkılarını görmezden gelmeden, her yaşadığımız anın keyfini çıkararak ve tüm getirdikleriye yaşamımızı onurlandırarak yaşamayı öğrenmek.
Yaşlanmak sadece dünyasal bir algı. Algılarımızın da efendisi biz olduğumuza göre bu süreci  yavaşlatıp sevgi ile dolu bir gelecek kurabiliriz.
Yaşadığınız her günü kutsayın.
Sabah uyandığınızda, aldığımız ilk nefeste bu nefesi sağlıkla alıyorum şükranlarını gönderin evrene.
Her deneyimin size kattığı bilgeliği onurlandırın.
Yaşantınızı her köşesini sizin inşa ettiğiniz bir eser olarak düşünün ve yaratın.
Yaşlılarımızı sırtınıza yük, önünüze engel görmeyin.
Onları geçtiğiniz yollardan daha önce geçmiş, cepleri, deneyim ve hikayeleriyle dolu bilgeler olarak görün.
Her konuştuklarında binlerce özümsenmiş bilgi olduğunu unutmayın.
Bedeninizdeki, yaşla gelen her değişim yaşadığınız deneyimlerinn kazanımlarını hatırlatsın. Bunları bedeninizin çirkinleşmesi olarak değil, yaşam sürecinin bilgelik madalyaları olarak kabul edin.
Önemli olan yaşanan süre değil, bu süreyi nasıl geçirdiğimiz.
En önemlisi, her zaman, tüm katmanlarıyla, hayatınızın hakkını verin.


Sevgiyle kalın


Erkan Sarıyıldız

11 Ocak 2010 Pazartesi

BİTMEYEN SAVAŞ






Zihnimizin içinde sürekli konuşan sesleri dinliyor musunuz ?
Her an yüzlerce ses var içimizde bizi yöneten ve birşeyler fısıldayan. Hepside aynı ses gibi dursa da kaynak ve frekansları farklı. Bedenin sesi, toplumun sesi, üstbenliğimizin sesi, egomuzun sesi, kurulan ruhsal kalıpların cılız sesleri, ilahi sesler.......
Bizim için en önemli ses sahipleri : Ruhumuz ve Egomuz.
İkisi de bizim ayrılmaz parçamız olsa da ikisinin dilleri ve konuşma tarzları tamamen farklı. Ruhumuz sevgi lisanında, egomuz savaşçı.
Bir olay karşısında:
Ruh kabul eder - Ego reddeder
Ruh onaylar - Ego eleştirir
Ruh işbirlikçidir - Ego karşılıkçıdır
Ruh sakindir - Ego hırçın
Ruh bağsızdır - Ego tutunduğuna yapışık
Ruh barışçıdır - Ego kargaşayı sever
Ruh yargısızdır -Ego yargılayıcı
Ruh özverilidir - Ego bencil
Ruh güvenir - Ego savunur
Ruh açıktır- Ego korkar


Ruhumuz da egomuz gibi bizim birer parçamız. Hepimiz daha yüksek amaçlı yaşamak istiyorsak ruhun yolunu seçmeliyiz. Bizi bu yoldan ayıran en sık yaptığımız günlük olaylar:
Birilerini veya kendimizi eleştirmek
Yeni bir fikre karşı çıkmak
Sadece kendi bakış açımızdan görmek
İçinde huzursuz olmak
Kendi bencil meraklarını başka şeylerden üstün tutmak
Olaylardaki kargaşayı körüklemek
Başkalarını yargılamak
Olan olaylarda kendimizden çok başkalarını suçlamak vs.vs......


Tüm bunları yaşamımızda bilinçsizce yapıyoruz. Fakat biliyoruz ki her olayda gideceğimiz yolu seçme iradesi tamamen bizim elimizde.
Tabii ki ego sadece bizlere kötü şeyler yaptırmıyor. Egoyu hep kötü olarak algılamamalıyız. Egonun amacı sadece korunmayı  ve stabil durumun devamını sağlamak. Zavallı egomuz bizleri yaşam oyununda ayakta tutup, dimdik olmamız için uğraşını sürdürmekte.
Ego kişileri yaralanmış bir çocuk gibi hareket etmeye ve düşünmeye zorlar. İstediği o anda yapılmalıdır. O andan ötesini düşünmez. Hele istediğini yapmazsanız iyice hırçınlaşır.
Bir çok spiritüel öğretide ego düşman gibi görülür. Ego-İnsan savaşı yüzlerce yazıya, romana konu olmuştur. Halbuki şunu bilmeliyiz ki ego düşmanımız değil, sadece bizleri korumaya çalışan yanımız. Önemli olan içimizde bizi yönlendiren seslerden hangisinin kime ait olduğunun farkındalığıyla yaşamak. Dünyasal yaşam boyutunda egonuzu yok edemeyeceğinizi kabul edin. Egoyu yoketmeye çalıştıkça aslında güçlendirirsiniz.
Yapmamız gereken bu yaramaz, hırçın, savaşçı ve korumacı çocuğa hırpalamadan sevgi gönderip; ne zaman yönetimi eline aldığının farkındalığıyla yaşamayı öğrenmek.
Yaşam yolunda yüksek enerji içinde ve yüksek amaçlara hizmet için yürümek istiyorsak, bu yolda ruhun gösterdiği tabelalara bakarak yönümüzü bulmalıyız.


Çünkü ruhun gösterdiği her yol sevgiye ve birlikbilincine çıkar.


Sevgiyle kalın




Erkan Sarıyıldız



.