31 Aralık 2009 Perşembe

TEŞEKKÜR EDERİM.......



Sevgili dostlar.
Öncelikle eşim ve benle beraber "Uzaktan Deeksha Aktarımı" etkinliğinde bu ilahi deneyimi bizlerle paylaştığınız için çok teşekkür ediyoruz.

Bugün yeni bir yıla geçiyor zaman. Yeni bir yıl, yeni bir boş tual benim için. İçini sevgiyle doldurabileceğimiz , güzellikler katabileceğimiz, daha yükselmiş farkındalıkla yaşayabileceğimiz ve istediğimizi yazabileceğimiz  boş bir sayfa.
Hepimiz bu boş sayfanın başında yeni kararlar alırız, yeni başlangıçlar kurarız, olmasını istediklerimizi planlarız. Geçmiş deneyimlerime baktığımda her yılbaşı umutla başlar, yıl sonu ise keşkelerle biterdi. 2009 senesi ise benim için çok özel. Bu sene içinde o kadar çok şey yaşadım ki. Yoğun bir gelişim süreci, katılınan eğitimler , bu arada yüzlerce hasta ve ardından hayatıma giren en güzel şey "Deeksha". Bunun ardından herşey o kadar hızla gelişti ki.
Kendimi öğrenci olarak bile hayal edemezken bir çok platformda özel ruhlara ulaşma imkanım oldu. Çok güzel paylaşımlarla yaptığımız sohbetlerimizin her basamağında sizlerden çok şey öğrendim.(Bu arada çok kızsam da "Hocam" denmeye başladı). Senelerdir elime kalem almamışken, sizlerle paylaşabileceğim onlarca yazı döküldü satırlara. Ben bunu gebelikten doğuma geçiş senesi olarak adlandırıyorum



Ve en önemlisi sizleri tanıdım.


Hepinize, bana ve yazılarıma  kucak açtığınız ve sizlerle beraber büyümeme izin verdiğiniz için çok teşekkür ediyorum.
Sevgili Ruh Kardeşlerim, hepinizin Yeni Yılının, kendiniz olarak yaşayabileceğiniz, sevgi temalarıyla işlenmiş ve bolluk dolu geçmesini diliyorum.


Dostunuz Erkan



28 Aralık 2009 Pazartesi

KORKU KAPANI





Hayatta en güzel şey özgür olmak. İstediğini, gönlünden geçeni umarsızca ve coşkuyla yaşamak.
Özgürüm deyin bağırarak. İçinize dolan o ılık hoşluk duygusunu ve coşkuyu bir gözleyin.
Özgürlüklerimizi ne kısıtlayabilir kendimizden başka. En büyük kısıtlayıcı mekanizmamız, oluşturduğumuz korkularımız.
Kimi anlamlı, kimi de nedensiz onlarca yük taşırız. Kimi yükseğe çıkmaktan korkar, kimi uçağa binmekten.Toplum önünde olmak kimini ürkütür, kimini de karanlıkta kalmak. Kalabalık, yalnızlık, kapalı kalmak, örümcekler, hayvanlar ve daha niceleri.
O kadar çok şey varki bizlerin elinden özgürlüğümüzü alan.
En onulmazı da hastalık korkusu ve insanın başedemediği ölüm korkusu. Korkularımız geceleri nefesimizi daraltır, kalbimiz yerinden çıkacakmış gibi çarpar. Karabasanlar gibi yüreğinize oturur. Çare ararsınız onlarca kişide ve sonra antidepresanlar, rahatlatıcılar, uyuşturucular, bağımlılıklar. Tekrar özgürlüğünüzü elinize almak için korkularınızı unutmaya çalışırsınız ama boşuna. Yine karşınızda BAY KORKU.
Korkularınızdann kurtulmak için saklanırsınız nedenlerinden. Saklanmakla aslında kendinizin en önemli hakkınız olan dünyada güvende olma özgürlüğünüzü hiçe sayarsınız. Yapmak istedikleriniz ertelenir, karşılacaksınız diye iptal edersiniz olacakları.
Aslında bunu oluşturan herhangi bir dış etken değil kendimizin takıntılı inançlarıdır.
Ruhsal yönden baktığuınızda siz her zaman güvendesiniz.Tabiat sizin güvende olmanız için gereken herşeyi planlamıştır. Evren varlığınızı her zaman onurlandırır.
Korkuyla karşılaştığınızda kendinizi felçe uğratır ve kaçamazsınız. Yani KORKU elinizdeki gücünüzü alıp efendiniz haline gelir.
Özgürlüğümüzü elimize almak için...
Korkuyla karşı karşıya kaldığınızda sakın bu duyguyla savaşmayın. Savaşmak için önce gücümüzü elimize almalıyız. Korku içinde savaş kılıcımızı kuşanamayız.

Bekleyin; kendinizi sakin ve huzurlu hissettiğinizde korkunuzu yeniden çağırın ve etraflıca inceleyin.
Korku duygusu çok inandırıcıdır. Endişeniz korkmanız gereken konular açısından takıntılıdır. Tekrar tekrar bu korkunuzu gündeme getirir. Sürekli, zihninizde bu olayı canlandırır.

Korkum benle ömür boyu kalacak demeyin. Korku gelip geçen ve kurtulabilecek bir duygudur. Eğer üstünde çalışırsanız kolayca kurtulabilirsiniz.

Korkunuzun esiri olma ve korkunuzdan kurtulma seçeneklerinden hangisini seçeceğiniz tamamen size bağlıdır.
Eğer aşırı gergin ve güçsüz hissediyorsanız o anda bu korkunuzdan kurtulmak zorunda hissetmeyin ve korktuğunuz ortamdan uzaklaşın. Orda kalmak zorunda değilsiniz. Kendinizi bir şey yapmak zorunda hissettiğinizde baştan yenik düşeceğiniz bir savaşta bulursunuz kendinizi. Gücünüzü tam hissettiğinizde gereken savaşı vereceğinizi bilin.

Korktuğunuz için kendinizi sakın suçlamayın. Korku evrensel bir duygudur. Dünyadaki en güçlü en cesur insanların da korkuları olduğunu unutmayın. Korkmanız sizin zayıf olduğunuz anlamına gelmez.
Kendinizi zorlamayın ve kaba davranmayın. Korku ve endişe insanlar için en büyük engellerdir. Korkuyu her yendiğinizde, kendinize teşekkür edin ve kutlayın.
Eğer yendiğinizi sandığınız korkunuz tekrar öne çıkarsa kendinizi mağlup olmuş hissetmeyin. En yakın zamanda sakince oturup bu duygunuzu yeniden uzaklaştırabilirsiniz.



Hepimiz insanız. Güçlü olmak gibi zayıf olma hakkınızın olduğunu da unutmayın. Aslında içimizdeki zayıflıklarımız bize en iyi yol göstericilerdir. Onları onurlandıralım ve sevgimizi gönderelim. Çünkü onlar  bize daha mükemmel olmamız için çıktığımız bu yolda yönümüzü gösteren işaret oklarıdır.


Ve şunu bilin ki tüm güç sizin elinizde.


Sevgiyle kalın




Erkan Sarıyıldız



27 Aralık 2009 Pazar

BEYAZ AT








Hayatta küçük parçalarla yetinmeyin, büyük resmi görmeye çalışın.
Lao Tzu tarafından aktarılmış bu hikayeyi sizlerle paylaşma istedim :



Bir köyde yaşlı bir adam yaşamaktaymış. Adam çok fakirmiş ama kralın bile kıskandığı bir beyaz atı varmış. Kral defalarca bu ata pahalar biçse de adam atını satmamış.
"Bu at benim için bir at değil bir dost. Siz başkasına dostunuzu satabilirmisiniz ? " deyip, her defasında reddetmiş.

Bir sabah kalkmış ve ahırda atının olmadığını görmüş.
Bütün köy halkı bir ağızdan:
"Seni aptal adam. Bak atını satsaydın şimdi zengin olmuştun. Şimdi ne atın var ne paran. Ne büyük şanssızlık !"
"Bu kadar uzatmayın. Sadece ahırda at yok deyip geçin. Tüm dedikleriniz boş yargılar. Bu olayın şanssızlık mı, hayır mı olduğunu bilemeyiz. Bu sadece bir parça. Zaman gösterecek."
Bütün köy halkı buna gülmüş ve geçmiş.
15 gün sonra bir olay gerçekleşmiş ki herkesin ağzı açık kalmış. Beyaz at ahıra geri dönmüş. At sadece vahşi doğaya kaçmış ve yanında bir düzine yabani at getirmiş.
Köy halkı yaşlı adama:
"Haklıymışsın bu olay hayırlı bir olaymış. Seni üzdüğümüz için özür dileriz."
Yaşlı adam:
"Yine çok ileri gidiyorsunuz. Sadece at geldi deyin. Bunun hayır mı, şer mi olduğunu zaman gösterir. Siz sadece cümledeki bir kelimeye bakıp kitabı yargılıyorsunuz."
Köy halkı içlerinden yine yaşlı adama gülerek evlerine dönmüşler.
Gelen bir düzine at vahşi olduğu için yaşlı adamın oğlu onları ehlileştirmeye  başlamış. Fakat yine uğraşırken  attan düşmüş ve her iki bacağını kırmış.
Köy halkı:
"Haklıymışsın, bu atların gelmesi pek de hayırlı değilmiş. Oğlun bacaklarını bir süre kullanamayacak. Oğlun senin tek desteğin. Şimdi daha da fakirleştin.."

Yaşlı adam:
" Sizler hala parçaya bakıp tüm olayı yargılıyorsunuz. Kimse bu olayın hayır mı-şer mi  olduğunu bilemez. Hayat parça parça gelir, daha ötesini bilemezsiniz. Zaman sonucu gösterir."
Bir kaç hafta sonra beklenmedik bir gelişme olur ve ülke savaşa karar verir. Tüm ülkenin gençleri savaşa alınır, fakat yaşlı adamın oğlu bacakları kırık olduğu için savaşa alınmaz.
Kasaba halkı:
"Haklıymışsın yaşlı adam, bu olay hayırla sonuçlandı. Bak bizlerin çocukları savaşa alındı, seninki ise yanında."
Yaşlı adam:
"Siz olayları yargılamaktan hala bıkmadınız. Tanrı'dan başka kimse bu olayın hayırlı mı hayırsız mı olduğunu bilemez. Olayları yargılamayın yoksa bütünü göremezsiniz."

Eğer ufak parçalarda takılırsak hemen sonuca atlarız. Yargılamayı alışkanlık haline getirirseniz büyüyemezsiniz.
Zihin sürekli yargılamak ve bir sonuca bağlamak ister. Çünkü gelişmekte olan bir süreçte olmak zihini rahatsız eder. Gerçekte bu yolculuk asla bitmeyecektir. Bir yol bittiğinde diğeri başlar; bir kapı kapandığında diğeri açılır. Tepeye ulaştığınızı sanırsınız, daha yükseği sizi beklemektedir. Tanrı sonsuz bir yolculukdur. Cesur ruhlar bu yolculuğun sonucuyla değil içeriğiyle ilgilidir.

Doğru olan, anı yaşamak ve bu anla beraber büyümektir. Böyle düşünenler ancak sonsuz bilgeliğe ulaşabilir.






Sevgiyle kalın


Erkan Sarıyıldız




26 Aralık 2009 Cumartesi

IŞIĞIN ŞARKISI




Sonsuz  okyanusta salınan bir yelkenliyim
Taşırım içimdeki özü itinayla
Birliğin ışığına katmak için
Sevgi yelkenimin rüzgarı
Hem yelkenliyim hem kaptanı
Rotam birliğe doğru

İçimdeki kapıdan girerim okyanusa
Çözerim  sırlarını, sınırlarım yettiğince
Sınıra gelince de saygıyla eğilirim
Bilirim içimdeki damlanın okyanusa aitliğini

Ben bir deniz feneriyim
Yelkenlere ışığımla olur faydam
Sadece durarak ve dimdik.
Sevginin yolunu görmeleri için

Gönderirim ışığımı karanlıklara

Ben bir yakamozum
Karanlık sularda pırıldayan
Olanı olduğu gibi gören ve anı deneyimleyen.

Özgürüm biliyorum, nefes alıyorum, yaşıyorum
İşim var, gücüm var
Sevdiklerim var, sevenlerim cabası.
Özgürlük bunlarsa evet
Gerçek özgürlüklerimse

Kalıpsızım, kuralsızım
Kendimi kendi gözümle görürüm
Başkasının penceresinden bakmam hayata.
Her sabah yeniden kutsarım hayatı
Şükranlarımı Yaradan'a sunarak


Ben  sevgiyim, hem de en safından

Sevgi satar dostluk alırım
İçimdeki panayırın gürültüsü gelir kulaklarıma
Her oyuncusu ben olan.
Şarkılar söylerim aşklara  dair

Özüme bağlıyım ben
Fakat şunu unutmam

Ben, gerçek ben olduğum sürece
Özgürüm.

Ben özgürüm!!!!!




Erkan Sarıyıldız

25 Aralık 2009 Cuma

ZOR SANAT







Bir düşünün insan ilişkileri ne kadar da karmaşık. Herkes bir çaba içinde, kendini ifade için uğraşmakta. Tabii bu arada yaşanılan güzellikler, tatlılıklar, tatsızlıklar. İlişki sanatı herhalde en zor sanat. İnsan kendisini başkalarının yanında tanır çoğunlukla. İlişki modelleri, karşılıklı duygu alışverişeri size evrenin kendinizi tanımanız için tuttuğu aynalardır. Her ilişki kendine özgü dinamikleriyle size kendinizi biraz daha tanıtır. İçimizde yaşadıklarımızın ekranı başkalarıyla kurduğumuz ilişkilerdir.
Hayat ilişkilerdir.


Kendinize nasıl davranırsanız, başkaları size öyle davranır


Başka insanların size saygı duymasını veya olumlu davranışlar içinde olmalarını beklemeyin. Siz kendinize saygı duymaya başlayana kadar  onlar size saygı duymaz. Etrafınızda illaki size saygı duymayan, size iyi davranmayan insanlar bulunmak zorunda değil. Eğer etrafınızda bu tip insanlar görüyorsanız temkinli davranın ve onların bu şekilde davranma sebeplerinin onların da kendilerine karşı bunları hissetmeleri olduğunun farkına varın. Kalbinizi açık tutun. Sizin kendinize saygı duymanız başkalarının size bakış açılarına ve davranışlarına bağlı olmamalı.
Başkalarıyla ilişkinizin güzel olması, ancak onların kendileriyle olan ilişkileri kadar güzel olabilir. Eğer onlar kendilerini sevmezlerse, size verecekleri sevgi o kadar kısıtlıdır.


Hayatınızdaki her olay, ruhunuz tarafından hayatınıza sevgi ve gücü çağırmayı anlamanız  için hazırlanmış öğrenme deneyimleridir.


Sizler herşeye layıksınız. Geçmişiniz, düşünceleriniz ve başkalarının size inançları ne olursa olsun en iyiyi hakediyorsunuz. Her insan değerli ve kendine özgüdür.
İlişkilerinizde başkalarına saygı duymak önemlidir. Eğer size bir başkası saygı duymuyorsa, diğer insanlara olan davranışlarınızdaki duyarlılık ve yaklaşımı gözden geçirmelisiniz. Başkalarının düşüncelerine karşı hassas olmak onları hoş tutmaya çalışmakla aynı şey değildir. Onların istekleri ve tutkularını görmektir.





Biliyorum başkalarının desteği, güveni ve inancını hissetmek çok güzel duygular. Fakat güçlü olmak istiyorsanız, kendinize inanmak için bunlara ihtiyacınız olmadığını bilmelisiniz. Kendinizi iyi hissetmek için başkalarının onayını bekliyorsanız bu sizin gücünüzü başkalarına verdiğinizin göstergesidir. Her zaman onaylanma zorunda hissetmek yaşam dümeninizi başkalarına devretmektir.
Gerçek güç çevrenizde kimse olmasa bile kendinize inanabilmektir.


Şunu bilin ki sizler özel varlıklarsınız ve hayalleriniz, amaçlarınız ve rüyalarınız herkes kadar önemli. Sizler saygı duyulmayı hakkediyorsunuz.


Sevgiyle kalın..




Erkan Sarıyıldız

24 Aralık 2009 Perşembe

BENİ AFFET


Başkalarını algılayışımız, egomuzun yargılama alışkanlığıyla, öz benliğimizin kişiyi olduğu gibi görmek isteği arasındaki mücadelesi sonucu belirlenir. Zaman zaman da bu savaşı hangi tarafın kazandığına göre, içimizde kızgınlık-nefret gibi duygular oluşabilir. Aslında oluşan kızgınlık bizim yaşam gücümüzü eksilten, ayaklarımızın üstünde dimdik yürümemize engel olacak bir ağırlıktır. Tamamen algılamamızdaki bir sorun yüzünden kamburumuz çıkarak yürürüz .
Neden böyle bir yükle yürüyelim ki ?
Hepimizin amacı özgürce ve sevgi amaçlı yaşamaksa neden böyle bir zorluğu kabul ediyoruz?
Şimdi hareket ve yüklerden kurtulma zamanı. Kızgınlıklarımız ve daha da şiddetlisi nefretimizi, ilerlememiz için bir engel olarak görüp, boşuna taşımayalım. Atalım hepsini üzerimizden.
İnsanın, en değerli zenginliği olan yaşam enerjisini, bu duyguların açtığı deliklerden boşaltmasına engel olalım. Bu delikleri sevgiyle onaralım. Sevgi en güçlü onarıcıdır.
Sadece sevgi gerçektir. Diğer herşey yalan.
Bizi kızdıran insanlar bizim en iyi öğretmenlerimizdir. Onlar, bize affedebilme kapasitemizi gösterirler. Onlar sayesinde ruhumuzun sevgiye yatkınlığını testederiz.
Aslında yaşamda tüm olayların kökünde şu iki ana duygu yatar.
Sevgi ve korku.
Affetmek iç huzurumuz için en önemli anahtardır. Bunun sonucu düşüncelerimiz korkudan sevgiye dönüşür.
Affetmek sevgiye odaklanıp diğer duygulardan arınarak uygulanan bir seçici hatırlamadır. Yaşanılmışlardaki güzellikleri alıp kötü anları silmektir hafızamızdan.
Affedicilik kişiyi şu andaki halde görme seçeneğidir. Birisine kızma sebebimiz, bu kişinin daha önce söylediği veya yaptığı bir şeydendir. Birini yaptığı bir hatalı söz veya eylem sebebiyle tüm özelliklerini bir kenara atıp, bir ömür boyu yargılamamalıyız. Karşımızdakinin geçmiş yaşanılmışlıklarını farklı algılamaya başlarsak aramızdaki ilişki yeniden kurulabilir.

Geçmişi bugüne taşımakla, geçmişimizden farksız bir gelecek oluştururuz.

İçimizi kemiren şüpheleri, nefretleri, kızgınlıkları bir yana bırakalım. Keskin sirkenin küpe zarar vermesini engellemek için affedici olalım.
Yaşam çok güzel ve bu duygularla uğraşarak geçirilmeyecek kadar kısa.

Hiçbirşey için geç değil. Siz sevgiyi hakkediyorsunuz.

Sevgiyle kalın


Erkan Sarıyıldız
(Course in Miracles 'dan esinlenerek)


23 Aralık 2009 Çarşamba

İSTEYENİN BİR YÜZÜ.....



Sizlere söz verdiğim gibi "Çekim yasasını hayatımızda kullanma" için bir yöntem sunmak istiyorum.
Burada yöntemi kendi tarzınıza göre değiştirebilirsiniz.
Bazı insanlar için bir şeyin resmini görmek daha yapıcı iken, bazıları için okumak yeterlidir. Siz kendinizi benden daha iyi tanıyorsunuz. Resim-yazı kararını siz verin.

Yöntemimiz basit esasında. Bir oturup hayatınızda neler istediğinizi ve ne olmak istediğinizi düşünelim. Nasıl bir hayat istiyorsunuz ?
Eviniz nasıl olsun ?
Ya eşiniz ?
Arabanız ne marka olsun ?
Peki nasıl bir bedene sahip olmak istiyorsunuz ? Zayıf ? Şişman?
Nerede çalışmak istiyorsunuz ?
Bankada ne kadar paranız olsun ?
Ya tatil ?
Hangi uzak diyarlarda gezmek istiyorsunuz ?

Biraz zorlayınca ne kadar da isteğimiz varmış hayatta değil mi...
İsteyin aklınıza geleni. Evren sınırsız imkanlarıyla bekliyor sizi. Yazın yazabildiğinizce.

Eveeeeet listemiz hazır.



Şimdi bunları ne yapacağım ?

Resimcilere iş düştü. Oturun dergilerden, gazetelerden isteklerinizi hatırlatacak resimleri kesin. Büyük bir karton alıp üstüne bunları tek tek yapıştırın.

Yazıcıların işi daha kolay boş bir kağıda isteklerinizi renkli kalemlerle yazıp sıralayın.
En önemlisi de hazırladığınız listeyi sabah ve akşam görebileceğiniz bir yere yerleştirin.
Her gün sabah kalkınca ve yatarken bu listenize bakıp zihninizde kendinizi onlara sahipmiş gibi hissedin. Gözlerinizi kapatın ve hayal gücünüzü çalıştırın.
Yalnız üşenmeyin bunu hergün yapın.
Önemli bir kural var. Evren direkt komutla çalışır. Sakın ben şunu istiyorum demeyin, ben buna sahibim deyin. İstiyorum komutunu verdiğinizde evren sadece istemek konumunda kalır. Sahibim dediğinizde ise bolluk bilincine geçtiğiniz için imkanlar size akacaktır.

Bizim işimiz "Nasıl" ı düşünmek değil. O Evren'in işi. Evren rüyalarınız ve sizin aranızdaki en hızlı, en dengeli yolu bulacaktır.

Sadece ne istediğinize karar verin; inanın sahipsiniz, inanın hakkediyorsunuz, inanın herşey olanaklı.
Gözlerinizi kapatın ne istediğinizi ve onlara sahip olduğunuzu hayaledin.

Kendi gerçekliğinizi sadece siz yaratabilirsiniz.



"Hayal etmek herşeydir. Hayal etmek hayatımızda olacakların fragmanıdır"

Albert Einstein



Sevgi ve bolluk dileklerimle...


Erkan Sarıyıldız

22 Aralık 2009 Salı

BAY DOĞRU-BAYAN DOĞRU



İnsanlar sürekli sorar
"Benim ruh eşim nerede, nerede bulacağım onu ?"

Hep kafasında ideal bir tipleme, kurallar silsilesi vardır. Bunlara sahip olmayan, gerçek aşkım olamaz der. Böylece insan silüetleri hayatımızdan geçer gider. Bu arada gerçek ruh eşiniz de belki bu geçitte aralarda kaybolur.

Bu arayış biz eğer onu almaya hazır değilsek boşunadır.

Hep doğru insanı aramakla geçer bir ömür. Elimizdekiler, yanımızdakiler aradığımız değildir. Belki doğru insan karşınızda da göremiyorsunuz hiç düşündünüz mü ?
Dışarda bizi kurtaracak özel bir insan olduğunu düşünmek, aşkın önüne koyduğumuz bir engeldir. Egomuzun bizi aşktan uzak tutmak için kullandığı bir yoldur. Evet, Ego bizi aşktan uzak tutmaya çalışır. Bunun sebebi aşkın yaratacağı kendini vermişliğin ve başkasını kendinden çok önemsemenin egoyu öldüreceği endişesi. Sevgili Egomuz karışıklığı ve düzensizliği sevmez. Hep eskisi gibi tutmaya çalışır bizleri.

Ümitsizce aşkı ararız; fakat bu ümitsizlik aynı zamanda aşk karşımıza çıktığında onu yoketmeye uğraşır.
Ego farkındalığımızın önüne set çekerek gerçek aşkı bulmamıza engel olmaya çalışır.
Yaşadığımız ilişkilere yeterince romantik değil, doyurucu değil diyerek bizi soğutur.
Ego romantik aşk arayışını özel amaçları için kullanır. Karşımıza "Doğru Adam-Doğru Kadın" kalıpları çıkarır. Romantizmin daha yüce bir duygu olduğu yanılgısını bize düşündürerek ilişkilerimizi mahfeder.
Arkadaşlık ve romantizmin ilişkisini uzun saplı bir güle benzetebiliriz. Sap bölümü arkadaşlıktır, gül ise romantizm. Ego sadece duyguyla çalıştığı için, dikkatimizi direkt çiçeğe yöneltir. Fakat unutmayın çiçeğin beslenmesini sağlayacak tüm besinler sap aracılığıyla çiçeğe ulaşır. Eğer çiçeği sapından koparırsanız uzun süre yaşayamaz. Yani iyi bir arkadaşlık temeline oturmayan romantizm kısa süreli olacaktır. Uzun süreli bir romantizm ise gül tarlasına dönüşür. Mevsimi gelip çiçekler düşse de bir sonraki mevsimde tekrar tomurcuklanacaktır
Kimse mükemmel değildir. Kimse sürekli çekici kalmaz. Aşk ise karar vermektir. Gençlik, güzellik üzerine kurulu bir ilişki kısa süreli olacaktır.
Gerçekten derin bir ilişki yaşamak, karşınızdakinin, kendinin en iyisi olması için desteklemeyi öğrenmeyle gerçekleşir. İçlerindeki en mükemmel tarafları ortaya koyabilmek için yardım etmektir gerçek aşk.
Yüzyıllardır söylenen "Kurbağa Prens " masalını hatırlarsınız. Bu masalda prenses kurbağayı öper ve kurbağa yakışıklı bir Prens'e dönüşür. Bu hikaye bize aşkın kişilerin içindeki en güzeli ortaya çıkardığını söylemeye çalışmaktadır. Kişileri, yargılayarak, zorlayarak değişmelerini beklemek tamamen boşunadır. Yalnızca aşkla bu değişimi gerçekleştirebilirsiniz.
Gerçek aşk karşınızdakini bir kalıp içine sokmak değil, olduğu gibi deneyimlemek ve desteklemektir.

İşimiz aşkı aramak değil, aşkın gelmesi için önümüze koyduğumuz engelleri kaldırmaktır.


Artık aşkı bulamıyorum demiyeceksiniz herhalde ?
Çünkü aşk heryerde....


Erkan Sarıyıldız



21 Aralık 2009 Pazartesi

KADİM BİLGELER



Bizler çağdaş ve ileri bir uygarlığın üyeleriyiz. Teknolojimiz oldukça ileri. Bilim gelebileceği en son noktaya yaklaşmış durumda, herşeyimiz var. Tüm bunlar olurken de en büyük ÇAĞDAŞLIK!!!! eserimiz, ardımızda bıraktığımız mahfolmuş bir çevre ve dengesi sarsılmış bir ekoloji.
Kendimizi dev aynasında görürüz de kökleri çok eskilere uzanan insan topluluklarını İLKEL diye adlandırıp yurtlarından, topraklarından sürmeye çalışırız. Çünkü onlar bizim gelişmişliğimizle özdeşleşemezler.
Aborijinler. Avustralya kıtasının gerçek sahipleri. Öyle bir kadim bilgelikleri varki. Kendilerini tabiattan ayrı görmezler. Toprak yatakları, ağaç dalları kollarıdır. Doğaya verdiği her zararın kendi bedenine yapıldığını bilirler. Herşeyin içindeki öze saygılıdırlar. Hepimizin spiritüel eğitimlerle ulaşmaya çalıştığımız evrenle bir olma deneyimini içlerinde taşırlar. En önemlisi de kendilerini evrenin efendisi değil, parçası görürler.
Bir Aborijin şarkısı elime geçti de sizlerle paylaşmak istedim. Bu şarkıdaki kadim bilgeliği ve birlik bilincini bir hissedin de gerçek insan özünün ne olması gerektiğini bir görün.

 
Bize sessiz şarkılar söyleyen,

Bize birbirimiz yoluyla öğreten, Sonsuz Birlik,
Adımlarıma güç ve bilgelikle rehberlik et.

Yürürken dersimin ne olduğunu görebileyim.

Tüm yaratılışın amacına saygı duyabileyim,
Saygıyla dokunmama,

Her zaman gözlerimin gerisinden konuşmama yardım et.

Gözlemlememe, ama yargılamamama izin ver

Zarar vermeyeyim ve ziyaretimden geriye

Müzik ve güzellik bırakarak gidebileyim.
Sonsuzluğa geri döndüğümde,
Daire kapansın ve Spiral eskisinden daha geniş olsun.







Sevgiyle kalın


Erkan Sarıyıldız




20 Aralık 2009 Pazar

İKİ SİHİRLİ KELİME



Bazı şeyler var ki yapması ne kadar zordur. Hele bazı sözleri dışarı dökmek ne çetindir.
Çok önemli birisinizdir. Yüzlerce karara hiç düşünmeden basarsınız imzanızı. Endişesiz ve güvenle. Fakat iş kendini ifade etmeye, hele sevginizi söylemeye geldimi bu kararlılıktan eser kalmaz.
Bir başkasına sevginizi göstermek ne kadar az önemsediğimiz birşeydir ve ne kadar zor gelir.
İçimizde duyarız fakat dışa göstermeyiz. Göstermek zayıflık gibi gelir. Sanki duygusal yanınızın görülmesi sizi güçsüz kılar. Hep sert , hep katı görünmek marifetmiş sayarız. Ağzınızdan iki kelimeyi çıkarmak açık bir yanınızı göstermektir sanki.
Duygunuzu göstermek, sevdiğinizi söylemek zayıflık değil.
İnsanlar aç sevgi sözcüğüne. Sevmeye değer insanlar bilsinler sevdiğinizi. Duysunlar içinizdekini. İçinizden değil, dışınızdan söyleyin. Duyunca daha doyurucu oluyor.
Bu gün kalkın bir kural değişikliği yapalım. Sabah, sabah nerden çıktı diyorsunuz.
Tüm sevdiklenizi, değer verdiklerinizi bir bir aklınızdan geçirin. Hayatta olanları ve aramızdan ayrılanları.
En acısı herhalde sevginizi yeterince ifade edemediğiniz birini kaybetmek. Olsun siz yine de gönderin sevginizi onlara, mutlaka ulaşır.
Sevdiğinizi söyleyebilecek olan insanların olmasının çok büyük bir ayrıcalık olduğunu unutmayalım. O yüzden geciktirmeyin hiçbir yapacağı. Arayın, gidin, ulaşın ve söyleyin.
Yanınızdaysa sarılın tüm bedeninizle, kulağına fısıldayın.
Bir çocuğun, bir annenin, bir sevgilinin, bir babanın, bir dostun özüne doğru üfleyin sevginizi.

Söyledikçe kalbinize sevginin ışıltısı ulaşır, yüzünüze anlamsız bir gülücük yerleşir.

Sevgi veren, sevgi alır.

Hadi zorlayın kendinizi

"Se.."

Devam edin birşey olmaz , dünyanın sonu değil.

"Seni se...."

Hadi ama siz daha cesursunuz , gönlünüzden yırtarcasına koparın.



"SENİ SEVİYORUUUUUUUMMMMM"





Erkan Sarıyıldız



19 Aralık 2009 Cumartesi

HUZURUN ÇERÇEVESİ




Hepimiz metropollerde yaşıyoruz. Bütün gün uğraşmak gereken onlarca sorun karşımıza çıkıyor.
Her taraf kalabalık, kimse kimsenin hakkına saygı duymuyor. Bunu en kolay gözleyebileceğiniz alan trafik. Önünüzü kesenler, şeritlerine uymayanlar, gereksiz sataşmalar, kural ihlalleri. Yolların durumu da cabası; gerekli gereksiz kazılar, yol daraltmalar, harala gürele. Bu arada yetişme stresleri.
Zar zor işinize gidebildiğinizde diğer bir savaş alanının ortasına düşersiniz. Yığınlarca yapılması gerekenler, telefonlar, çalışanların tembelliği, işverenlerin duyarsızlıkları, iş üstüne iş. Bir tarafta işin yoğunluğu, diğer tarafta işinizi elinizde tutabilme stresi. Bugün işinizi bıraksanız yerinize gelmek için can atan yüzlerce işçi kapıda bekliyor.

Kendinizin en güvenli alanları olan evlerinizde başka sorunlar. Ödenmesi gereken faturalar, yapılması gerekenler.

Zaman zaman hepinizin "Durdurun dünyayı inecek var" demesi gelmiyor mu ?

Bu kadar yoğun stres dolu yaşamlarımızı daha yaşanılası bir hale getirmek için sizlere basit bir yöntem önereceğim. Yöntem basit ama yaşamınızda mucizeler yaratıyor.
Bu yöntem aslında zihninizin bir açığını kullanmak üzere kurulu
"Zihin kafanızda yarattığınız sanal gerçekleri, GERÇEK olarak algılıyor"
Bize de bu saf zihni kullanmak kalıyor.
Hepimizin yaşantısında kendisini en rahat, en huzurlu, en güvende hissettiği anlar vardır. Hatırladıkça içinizi bir huzur kaplar. İşte kullanacaklarımız zihnin saflığı ve bu anlar.
Kendinizi bir yoklayın hangi anlar size bu güzellikleri yaşatıyor ?
"Çocuğuma sarılmak"
"Denize karşı oturup ufku seyretmek"
"Sıcak bir ateş karşısında içkimi yudumlamak"
"Güzel bir film seyretmek"
Hadi biraz daha zorlayın kendinizi. Eminim bir çok güzellik bulacaksınız derinlere inersek.
"Pazar sabahı yatağımda uyanmak ve miskinlik yapmak"
"Güzel bir kitap okumak"
Biraz oburlarınız "Sevdiğim yemeği yemek"
 

Ve daha niceleri. Olayın ne olduğu önemli değil, önemli olan size yaşattığı duygular.
Gözlerinizi kapatın ve en sevilen olarak belirlediğiniz o ana gidin. Anın tüm duygularını tek tek hissetmeye çalışın. Ortamın ışığını, kokusunu, seslerini zihninize çağırın.
Ne kadar güzel değil mi ?
İlk başta bu hisleri çağırmak kolay olmayacaktır. Zaman içinde daha iyi olacaksınız merak etmeyin. Kafanızda o anın tüm dokusunu yavaş yavaş oluşturun.
Şimdi içinizde uyandırdığı hazza odaklanın. Kabaran duyguları izleyin.
Gittikçe daha iyi oluyor değil mi ?
Oluşturduğumuz bu duygu paketini bir resim çeker gibi çerçeveye alın ve kaydedin. İşte ilk çerçevemiz hazır.
"Eee yaptım, şimdi ne olacak ?" diyorsunuz.
Bu çerçeve bizim ilk yardım malzememiz olarak saklanacak.
Artık trafik stresi, iş yerinin zorlamaları, ev dırdırlarına paydos.
Trafikte sıkıştınız mı ? Patron sizi bunalttı mı ?
Gözünüzü kapatın bu çerçeveyi çağırın. Hoop, işte en sevdiğiniz andasınız.
Bu kadar basit. Bu aracı kullandıkça gözünüzü kapamaya bile gerek duymadan huzur çerçevenizi çağırmaya başladığınızı göreceksiniz.
Bunu düzenli uyguladığınızda, yaşamınız eski kaotik durumundan kolayca kurtulur.
Şunu biliyoruz ki hayatı deneyimlememizi sağlıyan algılarımız, algılarımızın efendisi zihnimiz.
Zihnimizin efendisi ise BİZ leriz.
Yaşamınız sizi yöneteceğine, siz yaşamınızı yönetin.


Sevgiler

Erkan Sarıyıldız


18 Aralık 2009 Cuma

ÇEKİM GÜCÜ



Hepimiz çok güçlüyüz.
Fakat bir çoğumuz yaşantımızda bu gücümüzün farkına varmadan sıradan yaşamlar geçiririz.
Hakkettiğimiz yerlere ulaşamayız, istediğimiz işlerde çalışamayız, elimizdeki kısıtlı imkanlarımızla kıt kanaat geçinmeye çalışırız. Ardından da
" Ne kadar şanssız bir insanım !"
"Ben bunlardan daha iyisini hakketmiyor muyum ?" söylemleriyle sürekli sızlanıp, yaşamımızda mucizeler bekleyerek potansiyelimizin en dibinde sürünürüz.
Başarılı, zengin, örnek alınan insanlara bakıp, hayıflanıp, kendimize acırız.

Peki bu insanların diğer insanlardan farkı ne ?

Neden herkes bu başarıyı yakalayamıyor ?
Bir çok önemli şahsiyetin biyografisini incelediğinizde, çoğunun normal ailelerden geldiğini ve çocukluklarının zor geçtiğini okumuşsunuzdur. Yaşamlarındaki ortak payda ise hepsinin büyük idealleri olduğu ve içlerindeki coşku dolu çocukla beraber yürümeleridir. Büyük düşünerek tarihe isimlerini yazdırmışlardır.

Buradaki sır çekim yasasında. Benzer benzeri çeker. Bizler mıknatıs gibi benzerlerimizi çekiyoruz.
Siz aslında, düşündüğünüzü çeker ve düşündüğünüzü olursunuz. Yaratımı sağlayan sizin düşüncelerinizdir.
Her düşüncenin bir frekansı vardır. Düşünceler dışarıya manyetik enerji yönlendirir. Her düşünce manyetik çekim gücüyle kendi frekansına uygun olayları yanınıza çeker. Bu yüzden önemli bir nokta "İnsanlar hayatlarında neyi istediğini ve istemediğini gözden geçirip bunları düşünmeliler"
Düşünce = Yaratım
 

Bunu yaparken en baskın düşüncelerinizi hayatımıza çekeriz. Hastalık veya kötülük düşünenler hastalığı, bolluk düşünenlerse bolluğu hayatına çeker.
Düşüncelerinizi doğru seçin ve harika bir yaşam kurun.
Düşünceler duygularınızı oluşturur. İyi ve kötü duygular vardır. Yeni yaşamınızı kurarken "İyi hissetmek" en önemli kuraldır.

Ne düşünüyorsanız, ne hissediyorsanız hayatınız öyle olacaktır.

Evrene doğru sinyaller göndermek için hislerimizi doğru yönetmeyi öğrenmeliyiz. Hislerinizi yöneterek daha olumlu hale getirebilirsiniz. Bunun için, içiniz sıkıldığında mutlu anlarınızı aklınıza getirip, çılgınca şarkılar söyleyin. İçinizdeki mutlu duygular, mutlu olayları hayatınıza çeker.

Herkes kendi yaşamının yaratıcısıdır.

Merak etmeyin, Evren sizdeki değişimlere göre kendini yeniden düzenler. Aklınıza yaratıcı bir düşünce geldiğinde çabucak işleme koyun, çünkü Evren hızı sever. Gecikmeden, gücünüzden şüphe etmeden düşünce modellerinizi değiştirin.
Düşüncelerinize sınırlar koymayın, bu benim için fazla demeyin, çünkü Evren'de sınır yoktur. İsteyin hakketiklerinizi. İsteklerinizi ne kadar süre sonra olacağı önemli değil. Bazen hiç ummadığınız kadar çabuk olabilir. Sınır ve süreyi sadece sizin zihniniz oluşturur. İnsanlar kendi zindanlarını yaratırlar.

Önemli bir kuralsa elimizdekilere ve elimize geleceklere şükran duymaktır. Şükran duymak sizin hayatınızın mucizevi anahtarıdır. Siz ne kadar Şükür duygusunda kalırsanız, Evren size daha çoğunu gönderir.

Evren bize sonsuz imkanlarını sunmak üzere bekliyor. Yaşamımızın her basamağında "Çekim Yasası" 'nı bilinçli olarak uygularsak, hayatlarımız, içinde sevgi ve bolluğun olduğu, mucizelerle dolu birer karnavala dönüşür.




"Bizler düşüncelerimizin eserleriyiz"
Buddha



Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız

NOT: Eğer ilginizi çekerse, bu konuda çeşitli uygulamalar önereceğim yazılara daha sonra devam edeceğim.



17 Aralık 2009 Perşembe

BEDENİNİZİ SEVİN





İnsan bedeni gerçekten bir mucize.
Herşey öylesine mükemmel bir düzen içinde çalışıyor ki. Bedenin fonksiyonlarını ve yapısını ilk öğrenmeye başladığım tıp eğitimim sırasında gördüğüm bu mükemmellik karşısındaki şaşkınlığım o kadar senelik doktorluk sürecim içinde hergün yeniden ağzımı açık bırakmakta.

Öyle bir düzen ki;
Büyük bir otomatik fabrika gibi her doku, her organ bizim bir farkındalığımıza ihtiyacı olmadan yaşam denilen mucizeyi sürdürüyor. Aynı anda kalbimiz çalışıyor, yediklerimiz sindiriliyor, atık maddeler temizleniyor, dış ortamdaki olumsuz faktörlerden korunuluyor, vücut ısısı ayarlanıyor, hastalık etkenleriyle savaşılıyor, düşünülüyor, hatırlanıyor, vs.vs.vs. Damarlarımızda kırmızı hücreler, beyaz hücreler, hormonlar, besin maddeleri ve organizmanın sürdürülmesini sağlayacak tüm maddeler gidecekleri yerleri şaşırmadan doğru yerlere ve doğru zamanlamayla ulaşıyor. Anlatmakla bitmeyecek binlerce işlem aynı anda gerçekleşiyor.
Yaşam denilen mucizeyi bir düşünün.
Bu mucizeyi sürdürdüğümüz bu harika kılıfın aslında iki farklı bölümden oluştuğunu sonraki deneyim ve eğitim sürecinde öğrendim. Bu, ince ince herşeyin düzenlendiği fiziki bedenimiz dışında, onu saran enerji bedenimizin yapısı daha da ilginç.


Enerji bedenimizin orta bölgesindeki "Pranik" kanal ve fiziki bedenle etkileşiminin en yoğun olduğu enerji girdapları olan "Çakralarımız" da bu mükemmelliği tamamlıyor.
Tam sağlıklılık dediğimizde fiziki beden ve enerji bedenimizin birlikte uyum içinde çalışması anlaşılmalı.
Yaşantımız sırasında üstümüze aldığımız yükler, enerji bedenimizin çalışmasını etkiler. Olumlu yükler fiziki bedenimizin direnç ve tüm fonksiyonlarının uyum içinde çalışmasını sağlarken oluşturduğumuz bozuk enerji paternleri sağlığımızı elimizden almaktadır.
Düşünsel yapımızdaki değişimlerin, kurduğumuz yanlış kalıpların, üstümüze aldığımız negatif yüklerin hastalıkların oluşmasında temel etkenler olduğu konusunu ilk öğrendiğimde klasik tıp eğitimin verdiği güçle reddetmiştim. Olmaz demiştim, olamaz.
Fakat zaman içindeki deneyimlerimde bunun gerçek olduğunu gözleyince, tıbbın, enerji bedeni reddedemeyeceğini anladım.

Bu konuda gördüğüm en önemli uzmanlardan Louise L. Hay'in saptamalarından birkaç örnek aktarmak istiyorum. Bazı hastalıklar ve hastalığıu oluşturan düşünsel paternler şöyle:

Artrit-Sevilmediğini hissetme
Astma-Kendi bireyliğini ve bağımsızlığını hissedememe
Bağımlılıklar-Kendinden kaçış
Depresyon-Umutsuzluk
Boğaz hastalıkları- Kendini ifadede zorluk
Hazımsızlık- Korku, endişe hissetme
Kabızlık- Eski fikirlerden vazgeçmeyi reddetme
Kanser- Derin bir biçimde yaralanma, uzun süredir süren kızgınlık, nefretleri taşıma
Kolit- Güvensizlik
Kusma- Fikirleri şiddetle reddetme
Mide rahatsızlıkları-Korku

Liste upuzun sürüyor. Özellikle kanser olmuş kişilerde, içinde biriktirdiği öfkelerin, kurban psikolojisindeki yaşamlarının ve kızgınlıklarının tamamen silinmesiyle bu hastalığın da tamamıyla kaybolabileceğine ait bir çok örnek var.

Çevremizi ve kendimizi gözlediğimizde düşüncelerimizin ve streslerimizin hayatınızı ne kadar etkilediğini görebilirsiniz. Stresli anlarınızda midelerinizin ne kadar şikayet ürettiğini, hastalıklara ne kadar dirençsiz olduğunuzu farketmişsinizdir.

Bu bilgi ne işimize yarayacak ?

Şimdiye kadar kendimize kurduğumuz kalıplarımızı ve düşünsel modelleri değiştirdiğimizde fiziksel rahatsızlıklarımız da azalacak.

Ne güzel değil mi ?
Aslında bütün hastalıklarımızın bizim eserimiz olduğunu unutmayalım.

Yaşam denilen uzun yolda sağlığımızı korumanın yollarını özetlersem

*Düzenli sağlık kontrollerinizi yaptırın
*Düzenli spor yapın
*Bol bol su tüketin
*Stres azaltma teknikleri uygulayın
*Düzenli meditasyon yapın
*Hayata bakışınızı yeniden gözden geçirip zararlı kalıplarınızı değiştirin
*Kendinize zaman ayırın
*Bedeninizin yararına olanları bol bol tüketin, zehirlemeye çalışmayın
*Etkin dinlenmeyi öğrenin
*Doğru nefes almaya başlayın.

En önemlisi de kendinizi sevin.


Sağlıklı günlere.


Erkan Sarıyıldız







15 Aralık 2009 Salı

SEVGİ SEFERBERLİĞİ


Öyle önemli bir zamanda yaşıyoruz ki. Yeni bir çağın eşiğindeyiz. İnsanlık bu yeni çağa ve değişen enerjilere uyumlanma sürecinde bir çok değişimlerle karşı karşıya. Bir çoğumuz farketmişizdir; içimizde çözemediğimiz bir heyecan hissi, zaman zaman öfke patlamaları, çarpıntı atakları, hergün değişen ruh halleri içindeyiz. Çoğu zaman kendimizi anlayamıyoruz.
Dünya da çıldırmış durumda. Ekonomik olarak ciddi bir kriz yaşanıyor, insanlar işsiz, açlık sınırında yaşayan yüzlerce kişi var ve üstüne üstlük her kıtada savaş üstüne savaş. Tüm devletlerin milli gelirlerinin büyük bir bölümü eğitim ve sağlık yerine silahlanmaya ayrılıyor.
Hatta buna sevgili yerküremiz de katılmış. Yeni enerji geçişi sancılı sürüyor. Depremler, fırtınalar, tsunamiler, seller, su baskınları ve kitlesel insan ölümleri gündemimizden inmiyor. Mevsimler değişiyor, küresel ısınma tüm yaşamımızı etkilemekte. Bu arada hastalıklar dizboyu, kanserler bir salgın gibi yayılmakta; daha önce ilaçla 1 hafta ilaçsız 7 günde geçen gripler bile tarzını değiştirmiş, yüzlerce masum insanı kaybetmekteyiz.
Çocuklarımız gelecekten umutsuz, beklentileri azalmış, ilişkilerde güvensizlik diz boyu. Yönetici kademelerini halkının çıkarından çok kendi çıkarları peşinde koşan insanlar doldurmuş.
Bunlar niye oluyor ?
Tüm bunlar yeni çağa geçişin doğum sancıları. Ne yazık ki doğum süreci içinde sancılar bir süre daha artarak sürecek.
Bu arada bu kadar karamsar tablonun yanında çok önemli bir gelişmede söz konusu; hepimizin yaratma gücü katbe kat artmış durumda. Ne istesek olduracak bir güce sahibiz. Bu öyle bir güç ki. Doğru kullanmayı öğrendiğimizde ol deyince olduracak, dur deyince durduracak düzeyde.

Elimizde güzellik de, kötülük de yaratabilecek çok güçlü bir silahımız var.

Gücü kullanmak önce düşünmekle başlar. Düşünce eylemin ilk basamağıdır. Ardından düşünce söze geçirilir ve eylem gerçekleşir. Yani sıralama:

Gez - Göz - Arpacık
Düşünce - Söz- Eylem

Düşünce oluştuğunda evrensel süreç başlamıştır. Mesaj gönderilir evrene. Fakat bu yaptırımın hayata geçmesi için söze dökülmesi lazımdır. Söze dökülen şey eylemin kilidini açar. Ardından hareket gelişir.
Gücümüzün bu kadar arttığı bir dönemde, yaratımın her basamağından sorumlu olduğumuzu unutmamalıyız. Aklımızdan bir şey geçirmek bile bu süreci başlatabilir.
O yüzden bu silahı sevginin ve barışın yolunda kullanmalıyız.
Hayatımızda olumsuz resimler oluşturacak filmleri, kitapları, yayınları reddedelim. Çocuklarımıza sevgi dolu, huzur dolu ortamlar sağlayalım.
Kendimizi çalışalım, eğitelim ve geliştirelim.
Etrafımızda, ilişkilerimizde güzellikler yaratalım .
Dünyamızı kitlesel yıkım araçlarından temizleyelim.
Her gün barış ve sevgi için dua edelim.

Bizler yaşadığımız dünyayı ve insanlığı yeni çağa taşıyacak neferleriz. Bu sancılı değişim sürecinde her bireyin üstüne düşen görev, yaratımlarını sevgi ve barışa yönlendirmektir.
Hayatımızın her bölümünde ve her yaptığımız eylemde sevgi bize önderlik etmeli.
Yeni çağa geçişin rahat olması için Sevgi seferberliği ilan ediyorum.

VE SEVGİ KURTARACAK DÜNYA'YI


Erkan Sarıyıldız





14 Aralık 2009 Pazartesi

MÜKEMMELİN PEŞİNDE



Hayatımızı hep bir arayışla geçiririz.
Önümüze gelen fırsatları hep daha da iyisi olur, dahası da bulunur diye elimizin tersiyle reddettiğimiz hiç olmadı mı ?
Konuştuğundan birşey alamayız diye dinlemediğimiz, beraberlikleri bize birşey katmayacak diye reddettiğimiz ilişkiler ? Hep dahada, dahada, dahada...
O bana uymaz, şurası tarzım değil, şöylesi benim için mükemmel olmaz diye deneyimlemekten bile kaçındığımız onlarca güzellik önümüzden gelir geçer.
İnsanoğlunun bence en büyük sorunu mükemmellik peşindeki arayışıdır.
Aslında mükemmelliği yaratan bizim algımızdır. Düşüncelerimiz ise algılarımızı oluşturur.
Bardağı boş ta görebilirsiniz dolu da. Bu bardağı nasıl görmeyi istemenizle alakalıdır. Düşünceleriniz hayatınızı yönettiği sürece mutlaka karşıtlıklar olacaktır. Çünkü karşıtlık düşüncenin doğasında vardır. Güzel-çirkin, doğru-yanlış, iyi-kötü sadece sizin düşüncelerinizin eseridir.
Düşüncelerin yapısında karşılaştırma vardır. Karşılaştırma olmadan düşünce varolamaz. Zihninizi düşüncelerden sıyıramayız. Düşünce olunca da karşılaştırma ve karşıtlıklar belirir.

Biz ne zaman düşüncelerimizin ardına geçer, hayatı olduğu gibi deneyimlemeye başlarsak herşeyin ne kadar mükemmel olduğunu görmeye başlarız.
Bir bakın etrafınıza, yaratılmışlara bakın. Herşey o kadar güzel ki.
Ve her şeyden insanın alabileceği o kadar yüce duygular var ki.

Hayatı deneyimlemeye izin verin kendinize. Yargıları, karşılaştırmaları, kurguları bir kenara atın hatta düşüncelerinizi de. Konuşun sokaktakilerle, etrafınızla; yüce ruhların seslerine kulak verin.

Hiç ummadığınız yerde öyle bir bilgelikle karşılaşırsınız, öylesine beklenmedik şekilde bir sevgi dolar ki içinize şaşırırsınız.

Sadece seyredin ve deneyimleyin. Anlamlar yüklemeden, olduğu gibi.

Belki de sizin için en iyisi, yanıbaşınızda görmenizi bekliyor.

Mükemmelliği aramayı bırakın. Zaten herşey mükemmel.

Sizler mükemmelsiniz.



Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız

13 Aralık 2009 Pazar

MAYMUNUN ÖĞRETTİĞİ


"Macaca Fuscata" adlı bir Japon maymun türü bilimsel araştırma sebebiyle 30 yıl süreyle gözlenmiştir. Koshima adasındaki bu çalışma sırasında bilimadamları beslenmeleri için maymunlara kumların içine tatlı patates bırakıyorlardı. Maymunlar bu besinden memnun oldular, fakat kirli olması hoşlarına gitmiyordu.
18 aylık bir dişi maymun olan "Imo" bir gün kumlu patatesleri yakındaki derede yıkayıp yiyince çok hoşuna gitmiş ve bunu annesine ve arkadaşlarına göstermiş. Kısa sürede adadaki birçok maymun bu yöntemi kullanmaya başlamışlar. Bu eylem 100. maymuna ulaşınca artık adadaki yüzlerce maymun aynı anda patatesleri yıkamaya başlamışlar.
Buraya kadar herşey doğal görünüyor değil mi ?
Adadaki maymunların metodu belli sayıya çıkınca bu bilginin ulaşması imkansız olsa da aralarında deniz olmasına rağmen tüm diğer adalardaki maymunlar da patatesleri yıkamaya başlamış.
"100 maymun fenomeni" olarak bilinen bu deney, Quantum bilincini destekleyen en önemli deneylerden biridir.
Bu yüz maymun deneyi bize neyi gösteriyor ?
Her yaşıyan canlının bilinci ortak bir bilince bağlı olup, bilinçlerdeki değişmeler diğer türdaşlarının da bilincini etkiler.
Belli sayıda insanın farkındalığının artması kritik seviyeyi geçtiğinde tüm insanlık aynı anda farkındalığa geçecektir.
İnsanlığın aydınlanması için gerekli kritik kitle 1 milyon kişi için 10 kişidir. Yani 10 kişinin aydınlanması dünya üzerindeki 1 milyon kişinin aydınlanması demektir.
Bunun bilincine vardığımızda anlıyoruz ki hepimizin kendimizi geliştirmek için attığı her adım, dünyanın daha güzel bir yer olması için milyonlarca adım demektir.

Çok büyük bir sorumluluk değil mi ?

Dünya'nın daha güzel, barış dolu, huzurlu bir yer olması için hepimize büyük bir iş düşmektedir. Bunun yolu toplu eylem yapmak, yollara düşmek değil, kendinizi çalışmaktır.

Dünya'nın değişimi, bireyin değişiminden geçer.

Sevgiyle kalın


Erkan Sarıyıldız



12 Aralık 2009 Cumartesi

DA VİNCİ'NİN ŞİFRESİ


Hepimizin güzel bir eseri gördüğümüzde nefesimiz kesilir ve içimizde bir şeylerin kabardığını hissederiz. Coşku kaplar içimizi.
"Nasıl olur da etten kemikten yaratılmış bir insan bu eseri oluşturmuş ?" deyip şaşkınlık içinde bu güzelliği seyrederiz. Aslında nefesimizi kesen, Tanrısallığın dokunuşudur. Yaratım insanın Tanrısal özünün eseridir.
Tüm insanların kodunda bu özellik yerleştirilmiştir. Kimimiz bu kodu çözer ve yaratır, kimimiz de kendi gücünün farkına varmadan bir ömür geçirir. Bilirsiniz deli ve dahi arasında ince bir çizgi vardır. Dehaların yaşamlarını incelediğinizde hep ayrıksı, şaşırtıcı taraflarının olduğunu görürüz. Toplumsal kuralların dışında yaşarlar. Aslında bizlerden farkları yoktur. Onlar da doğarlar, büyürler, anne -babaları vardır. Hepimizin yaşadığı süreçleri geçirirler.
Peki onlar nasıl yaratıyor da bizler yaratamıyoruz?
Yaratıcılık beynin çalışmasında gizli bence. Sol beyin bizleri hayatta tutmaya , olanları isimlendirmeye, yargılamaya ve sorgulamaya sevkederken, sağ beynimiz hayal gücümüzün kaynağıdır. Her yaratım bir hayalle başlar. Sağ beynimiz ne kadar aktifse hayal gücümüz o kadar genişler.Orda yeşerir Mona Lisa'lar , senfoniler, Davut'lar. Yaratıcıda özgür düşünce, sonsuz coşku vardır.
Evren'in tüm yaratılmış, yaratılacak güzellikleri hepimizin bağlı bulunduğu ortak bilinçte durmakta. İşin sırrı bu ortak bilinç "Alan"'ına girebilmek için gerekli giriş kodunu çözebilmek. Bazılarında bu giriş şifresi açık seçik durmakta, bazılarında ise gizli dehlizlerde. Ne güzel ki bu alana girmek hepimizin ulaşabileceği bir özellik. DA VİNCİ'nin şifresi işte bu.




Hepimiz yaratabilir miyiz?

Evet

Bunun için önce kendimize inanmalı ve eyleme odaklanmalıyız. En önemlisi ise kendimizin iç seslerini dinlemeyi öğrenmeliyiz. Eğer kulak verirseniz içinizdeki Tanrısallığa, zaten yaratım süreci başlamıştır. Yani saygıdeğer İLHAM PERİSİ'ni beklemeye gerek yok. İçimizde bu periyle yaşıyoruz zaten.
Yalnız bu süreçte çeşitli handikaplar mevcut. Özellikle sol beyin ve toplumsal yargılamalar bizi durdurmaya çalışır.Yapamazsın der, olmamış der. Kendinize inanıyorsanız, bu sesleri değil sadece kendi sesinizi dinleyin.
Bu süreçte sakın bir zorlamaya girmeyin. Bu da sol beyinin marifeti. Bir şey yaratmalıyım, üretmeliyim dedikçe zihin devreye girip bu süreci baltalar. Fikirler saklanır, resimler kaybolur, müzikler susar. Doğum sancısının bile zayıf kaldığı sancılar sarar bedeninizi. Kendinize inancınız kaybolur. Sanatçıların yaratım sancısı dediği döneme sokarsınız kendinizi.
Siz ne zaman ki yaratımı akışa bırakırsınız o zaman fikirler, müzikler, yazılar, kitaplar elinizden dünyaya doğmaya başlar.
Eğer Tanrısallığınızla tanışmak istiyorsanız haydi iş başına. Hepimizin mutlaka yapabileceği bir şey vardır. Yeteneğinize göre başlayın bir projeye.
Çıkarın boş sayfaları, alın kalemlerinizi elinize.
Başlıyoruz.
Her gün özgürce aklınıza gelenleri yazın bir kenara. Sorgulamadan, yargılamadan. Ardından okuyun yazdıklarınızı. İşte ilk eseriniz, ilk çocuğunuz. Hergün bunu yaptığınızda göreceksiniz her yeni çocuğunuz bir öncekinden daha güzel ve daha sizden.
Sanatçıya sormuşlar "Hangi eseriniz daha güzel?"
"Henüz yaratmadığım "demiş.

Sevgiyle kalın

Bu arada yaratımlarınızı bizlerle paylaşmak isterseniz blogumuzda sevinçle yayınlarım.

Erkan Sarıyıldız

10 Aralık 2009 Perşembe

UYANIN


Bir bombardıman altında yaşıyoruz.
Sabah kalkıyoruz, demli çaylarınızın canım kokusu burnumuzda tüterken elinize aldığınız gazete ile başlıyor vur emri. İlk sayfada bizim adımıza en iyisini yapmakta olduğunu söyleyen "Büyüklerimiz"' büyük puntolarla salınmakta. Bize nasıl bir gün geçirtileceğinin ilk işaretleri. Ardından güne biraz karamsarlık katmak lazım. Açın 3. sayfa haberlerini. Şu kadar kişi kazalarda kaybedildi, şu kadar kişi bilmem ne hayvanı gribinden öldü, kimin oğlu kimin kızını öldürdü, hangi yoz ilişkiler cinayetlerle sonuçlandı.
Yetmedi mi gününüze kötü başlamak için. Ekonomi sayfasını açın . Karşınızda birilerinin yarattığı krizlerin indeksleri inip çıkmakta. Çalanda aynı, oynayanda. Pariteler, kurlar, inenler çıkanlar. İçiniz sıkıldı değil mi ? Yaratılan bu kadar depresif havanın içine birazda heyecan katmak lazım. Hadi spor sayfasına. Orada da toplumun bölünebilmesi için en kolay yol olan futbol taraftarlığı. Tabii bu kadar acının ardından biraz da uyuşturucu verip, mutlu gibi hissettirmek lazım.
Ardından bu telkinler televizyonlarda, radyolarda saat başı tekrarlanır ki etkisi geçmesin.
Flaş , flaş !!!!!
Şu kadar kişi daha öldü.
Farkındamısınız dünyaya geliriz haber olmaz da cinayete kurban gideriz, ünlü olup gazetelere çıkarız.

Yola çıkarız; etrafta, vapurda, otobüste sanki memleketin başka sorunu yokmuş gibi hangi takım ne kadar gol atmış, hangi hakem ne hatalar yapmış. Demek ki uyuşturucu etkisini göstermiş.
Yorgun argın geçirdiğiniz bir günün ardından evinize gidersiniz. ANTİ-MUT(Anti mutluluk) adlı ilacınızın akşam dozunu almak için haydi televizyon başına. Çoğu zaman sehpada yenilen ayaküstü yemekleriyle bu dozumuzu da alıp tek özgür olabildiğimiz alan olan rüyalarımızı da mahfetmek için, yıkık aile dramları, yabancı özentisi, kültürel yozlaşma ürünü dizilerimiz birebirdir.
Her akşam ardı ardına.
Türk insanının üretkenliğinde son nokta.
Rating uğruna uzadıkça uzayan, içimizdeki duyguları kanırtan kurgu abideleri.
Her 10 dakikada 1 de toplumun zevklerini belirlemek üzere hazırlanmış "Beni al" kuşakları subliminal programlamalarla zihnimizi kuşatırlar.
Hiç farkettiniz mi alışverişe gittiğinizde aldığınız şeylerin ne kadarı sizin, ne kadarı reklamların dayatması ? Reklamların bu kadar etkili olmasında görünen değil görünmeyen mesajlar rol oynar. Siz seyrettikçe bir tarafınız artık o ürünü almaya programlanmıştır.

Eveeeet, geldik uyku saatine. Tabii, yorgun argın geldik, televizyon karşısında uzanmak lazım. Bir kalkarsınız içiniz geçmiş, saatler geçmiş. Ne olacak ki demeyin. Bu bombardımanın en etkilediği alan olan bilinçaltınız siz uyanık olmasanız bile mesajları direkt kaydetmekte. Yani amaçlanan gerçekleşti.
Artık siz toplumsal yaşama uymuş "SAĞLIKLI" bir bireysiniz. Çünkü toplum kendine uyanı sağlıklı olarak değerlendirir. Uymayanlarsa hasta, ayrıksı.

Sabah yine aynı terane, aynı haplar yutturularak "ÖZGÜR " yaşamlarımızı sürdürürüz.

UYANIIIIIIIINNNNNN !!!!!!!

Bir silkelenin şöyle, ardından soğuk sular çarpın yüzünüze. Her gün daha da derin zindanlara atılıyoruz. Kapı üstüne kapı, kilit üstüne kilit. Bizler olmamız istendiği şekilde yaşıyoruz. Bilinçaltımıza dayatılan şekilde düşünüyoruz, görüyoruz, alıyoruz, biliyoruz.
Görmemiz gereken filmler, okumamız gereken kitaplar liste liste bizlere sunuluyor.
Çocuklarımıza sunduğumuz her şeyde bu gizli mesajlar yatmakta. Elektronik oyunlar korku, şiddet, savaş dolu. Kaosa hazırlama yöntemleri bunlar
Güzellik kavramımızın bile, bize dayatılan doğrular sonucu olduğunu görmüyor musunuz ? Afişlerde, filmlerde, podyumlarda gördüklerimiz, güzellik kavramımızı belirliyor. Kozmetik, ilaç sektörleri kasalarını daha da doldursunlar diye bize örnek insan modelleri sunuluyor. Hepimiz de onlara benzeme amacıyla kazancımızın büyük bölümünü bu sektörlere aktarıyoruz.
Ya teknolojiye ne demeli ? Ellerinde 3-4 kuşak ötesi ürünler varken yavaş yavaş , parti parti piyasaya verilen telefonlar, bilgisayarlar....Al , al , al ki ekonomi canlansın reklamları bağırıyor ekranlarda.

Savaşlar başlatılıyor, hastalıklar üretiliyor, insanlık derin karanlıklara sürükleniyor. Bunlar olurken bizlere de cafcaflı illüzyonlar yaşatılıyor.

Çıkın bu illüzyondan.

"Ben nasıl başarabilirim bunu ?"
Nasıl çıkacağınızı biliyorsunuz. Aslında çok basit.
Bilinçaltımızın temiz kalması için bu bombardımandan kaçmalıyız.
Bir gün deneyin. Sabah gazete okumadan işinize gidin, arabada kendi koyduğunuz bir klasik müziği açın. Akşamları televizyonunuzu açmayın. Çok zor biliyorum ama 1 gün herhalde dayanabilirsiniz. Eşinizle, çocuğunuzla zaman geçirin, bir hobinizle uğraşın, kitap okuyun (özgürce seçtiğiniz).
Uykunuz gelince sessiz bir ortama geçip sakince uyuyun. Bahse girerim ki sabah kalktığınızda içinizin ne kadar huzurlu olduğunu görüp şaşıracaksınız. Sabah pencerenizi açıp çekin temiz havayı ciğerlerinize. Güneşin doğuşunu izleyin
.
Beğenirseniz birkaç gün devam edin.
Yaşamınızdaki gelişmelere ve içinizdeki huzura inanamayacaksınız.

Başkalarının kuklası olacağınıza, yaşamınızın efendisi olun.

Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız

9 Aralık 2009 Çarşamba

ZİHNİN KAOSU



Bir gün oturun da zihninizin seslerini dinleyin.
İçerde sanki yüzlerce satıcı olan bir pazar yeri .
Bir tarafta bugün yaşadıklarınız, yapılan konuşmalar bağırmakta hiç susmamacasına.
Daha ötede olsalar, olmasalar, pişmanlıklar dertleşiyorlar.
Başınızı çevirin, bugün radyoda dinlediğiniz şarkı kulağınıza çalınıyor dertli dertli.
Arkadaşınız, patronunuz, eşiniz dostunuz elele vermiş sizi çekiştiriyorlar.
Ödemeler, projeler, almalar, vermeler de cabası.
Her tarafta sesler, sesler, sesler.
Hele bir sus deyin, sesler daha da şiddetlenir. Fısıltılar, bağırtılara dönüşür.
Zihnin önemli bir zayıf noktası bu. Sustu mu ölecek sanır kendisini. O yüzden siz sesleri azaltmaya çalıştıkça, O, ben burdayım yaşıyorum demek için sesini ve kargaşayı biraz daha arttırır.
Zihinle olan savaşınızda baştan mağlup olduğunuzu kabul edin. Burda yapılması gereken zihne üşüşen düşünceleri durdurmak veya susturmak olmamalı. Bunun mümkün olmadığını biliyoruz.
Esas olan bulunduğunuz konumu değiştirmek. Zihnin sahibi değil, seyircisi konumuna geçin. Gelen gelsin, giden gitsin. Siz sadece sessizce seyredin. Yeni bir düşünce geldiğinde "Oooo hoşgeldin sende mi buradasın ?" deyin. Mücadeleyi bıraktığınız için çok tutunmaz yerinde, çabucak yerini bir yenisine bırakır. Bir diğeri daha sonra. Bu devinim sürekli devam eder.
Ve ne güzel ki bir süre sonra gelme hızları gittikçe azalmaya başlar.

Akışın önüne geçip mücadele etmedikçe sakinleşir. Sizde huzurun kanatlarında dinginliği yaşarsınız.


Hayatta hiçbir şeyi oldurmaya çalışmayın, olmasına izin verin ki hayatınız cennete dönüşsün.

Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız




.

8 Aralık 2009 Salı

SİZ HİÇ.........




Siz hiç yürüdünüz mü kumsalda ?

Ayaklarınızda kumların hışırtısı

Kenardaki deniz minarelerini kulağınıza koyup dinlediniz mi

Uğuldayan okyanusun sesini

Ve ardından

Suya dalıp açıldınız mı uzaklara

Yunusların bilgeliğini ekleyerek bilgeliğinize


Siz hiç aktınız mı ağlayan bir çocuğun gözyaşlarıyla

Ve kavuştunuz mu toprağa

Köklerinizi hissetiniz mi Gaia'ya doğru

Ve bütünleştiniz mi evrenle


Siz hiç tattınız mı ?

Koşulsuz sevginin yüceliğini

Bir ağaca, bir çiçeğe aşık olmayı ve bir olduğunuzu  hissetmeyi karşılıksız

Hiç BEN oldunuz mu kalıpsız, kuralsız

Konuştunuz mu içinizdeki TANRI ile bir dost gibi


Siz hiç evrenin ucuna dokundunuz mu ?.....



Erkan Sarıyıldız