3 Kasım 2010 Çarşamba

YALANCI CENNETLER



Yaşarken konforlu bir alan ister insanoğlu. Hani kedinin kendi kokusunu bıraktığı, burası bana ait dediği gibi bir alan yaratır. Etrafını da kurduğu kalıpların, edindiği yargıların, tecrübe dediğimiz geçmiş yaşamsal deneyimlerin tuğlalarıyla örer. Bu örme bazen öylesine gayretle yapılır ki çıkılacak kapılar için alan bile bırakılmaz. İçine kendi yaratımları olan ilişkisel resimler koyar.  İlişkisel resimler diyorum çünkü ilişkinin gerçeğini de kendi filtresinden geçirip kendini en acıtmayacak, kendini en iyi hissettirecek sureti bu alana sokulur.
Bu alanda mutludur, huzurludur. Çünkü her olumsuzluğu kendince süslemiş ve üstünü örtmüştür. Olabilecek her türlü zarara karşı oluşturduğu mekanizmaları hazırdır, bir kenarda bekler.
Fakat gerçekler dışarıdadır.

Bunda ne kötülük var diyeceksiniz. "İnsanoğlu, kendini ve yaşamını beğenmezse çatlarmış." misali, aynaya baktığında oluşturduğu resme inanıp böyle sürdürmenin ne sakıncası var ki?
Bir yandan haklısınız. İnsanoğlu mutlu olmak için burada. Mutluluk için ne gerekiyorsa yapılabilir.
Oluşturulmuş dünyaları yıkmak, elindeki kendine iyi geldiğine inandığı şeyleri yoketmenin neresi iyi olabilir ki?
Hazır dengeler kurulmuş, yaşam kendi devinimlerinde sürerken yeni bir düzleme geçmeye ne hacet var?
İşte bakın bu sorular benim suretimin konuşmaları. Çoğu zaman gerçeğim zannettiğim seslerin, suretimden geldiğini farkedip, şaşırıyorum.

"Hala mı Erkan, hala mı kandırılabiliyorsun?" deyip hayıflanıyorum. Bu kadar içgörü, farkındalık deneyimlerinden sonra bile bir şeyler sizin eskilerin kancalarından kurtulmanızı engelleyebiliyor. 
Çünkü içinizdeki  statükocu yaratık değişime karşı. Değişirseniz başına bir şey geleceğinden, sizin  eskisi gibi olmayacağınızdan korkuyor.
Çünkü  rahatının kaçacağını biliyor.
Çünkü yeni dengelerin kurulma sancılarına cesaret edemiyor .
Gerçeğini yaşamaksa amaç, "Ben ne olursa olsun gerçeğime ulaşmalıyım" diyorsa içinizdeki çocuk, silkelenip kendine gelmenin tam zamanıdır.
Bu çizip güzelce gerçeğimizin üstüne monte ettiğimiz yalancı  cennetler, bizim gerçek cennete ulaşmamızın en büyük engelleyicisidir, uyanalım bu rüyadan.
İnsan ancak, yaşamındaki, kendindeki eksiklikleri, yanlışları tam olarak görme cesaretine varırsa  değişimi başlatabilir.
Ayak dibe vurmadan yükselinmez,
Yara kanatılmadan iyileşmez.
Yapılar yıkılmadan yerine yeni bir şey inşa edilemez.
Merak etmeyin, değişim illa ki hayatınızın tamamıyla değişmesi demek değil. İşin özü sadece kendinizi kandırdığınız, kendinize yalanlar söylediğiniz bir yoldan, gerçeği gördüğünüz bir yan yola geçmek.
İnanın bu yolda, kendinizi o çok güvenli hissettiğiniz daracık alanlardakinden daha çok özgürlük, mutluluk ve GERÇEK var.

Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız



1 Kasım 2010 Pazartesi

BİR KOLTUKTA ÜÇ KARPUZ


Bir gün önce neler yaptığınızı kağıda dökmenizi rica ediyorum. Bir şeyleri görebilmek için maddeleşmesi iyi oluyor bazen.
Günün kaç saati bir şey yaparak ve kaç saati birşeyleri nasıl yetiştireceğim diye endişelenerek geçiriyoruz?
Çoğu zaman insanoğlu, yaparken değil, endişelenirken zamanını harcıyor.
Saat 60 dakika, gün 24 saat biliyorum. Sınırları keskin hatlarla örülmüş ve uzatsanız uzayamayacak şekilde.
"Nasıl yetiştereceğim bunca şeyi?"
"Kendime zaman ayırmak mı, neden bahsediyorsun?"
Diyorsunuz biliyorum ama bu sihirli süreci doğru yönetirseniz, herşeye, evet herşeye yer yaratabilirsiniz hayatınızda.
"Biz bunları çok duyduk. Gel de benim yerimde sen yaşa ve nasıl zaman ayırabiliyormuşsun bir görelim boyunu, posunu."
Bu dediklerime antitez sunmak için  mutlaka kendinizce onlarca sebebiniz vardır. Yolda geçirdiğiniz boş saatler, uzayan sıkıcı toplantılar, içinizden gelmeyerek bulunmanız gerektiği için yapılan sosyal zorunluluklar vesaire.
Elinizdeki en değerli şeyi, gücünüzün sınırsızlığını unutuyorsunuz. Zaten insanoğlunun en temel sorunu, gücünü hesaba katmaması daha da doğrusu gücünün farkında olmaması.
İnsan denilen varlığın kendi potansiyelinin çok ufak bir bölümüyle yaşantısını geçirdiğinin ve kendi "Yetişmezlik Zindanını" kendisinin oluşturduğunu görmüyor musunuz?
Büyük düşünürlerin, sanatçıların, yazarların, bilim adamlarının da sizinle aynı zaman dilimlerini paylaştıklarını ve bu beğenmediğiniz dilimler içinde dünyayı değiştirecek şeyleri yarattıklarını bilin. Onlar farklı bir boyutta yaşamıyorlar. Bizim gibi yiyor, içiyor, sorunları var, çocukları, aileleri var. En önemlisi de yaşam denen gemiyi yürütebilmek için maddesel varlığa ihtiyaçları var.
Onların da kredi borçları, trafik sorunları, başağrıları, hastalıkları var. Onların en önemli farkları kendi güçlerine olan inançları ve azimleri. Gerisi hava cıva.
Oturun bakın günlük programlarınıza. Yapmanız gerekenler ve yaptıklarınızın muhasebesini güzelce karşılaştırın. Bunların hangilerini sizin kendinize ayıracağınız zamanın  ve yaratımlarınızın önüne geçirmişsiniz ? Size ve hayatınıza katkısı olmayacak nelerle dakikalarınızı değil, saatlerinizi boşa harcamışsınız?
Bir hesap yapın şaşıracaksınız. O kadar gereksizliklerle, boş boş ekran karşısında o ne yapmış, bu ne etmişlerle zaman geçiriyoruz ki. Saçma sapan senaryolarıyla bize güçsüzlüğümüzü tekrar tekrar hatırlatan dizi kokteyllerinde boğulmuşuz, evlenme programları, yemek programlarıyla en çok zaman harcamamız gereken kişi olan kendimizden uzaklaşmışız ve en önemlisi hepimizdeki yaratıcı potansiyelin kıyısından bile geçmemişiz.
İsraf ediyoruz zamanı. Bir ana bin şey sığdırabilecekken kolayı seçip o çok değerli anları birini diğerine eklediğimiz sızlanma ve  sürünmelerle geçiriyoruz.
Hepimizin bir koltuğunda, bir değil bir çok karpuz taşıyabileceğimize inanmamız lazım.

Başarılı insan zamanını iyi yönetebilendir.
Mutlu insan önceliklerini ayarlayabilendir.
Özel insan içindeki zenginliği bir yaratıma dönüştürendir.

Mızmızlanmayı bırakın.
Herşeye yetecek zamanınız ve gücünüz var. Silkeleyin eteklerinizdeki taşları. Eminim hepinizin bizlere verebileceği ne güzellikler var, kendinize sakladığınız.
Herkes bir taş koysa gökdelenler dikilir.

Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız



23 Eylül 2010 Perşembe

BLISS



Hepimiz hergün yeniden, yeniden doğduğumuz hayat çizgisinde, deneyimsel süreçlerini geçiren varlıklarız. Bu çizgide yürümeye başladığımız ve aklımız erdiğinden itibaren bu sürecin anlamını aramaya başlarız.
"Ben kimim?
"Benim yaşamımın amacı ne?"

Hayatın amacı nedir diye sorduğunuzda en çok karşılaşılan  herhalde "Mutlu olmak" cevabıdır.
Madem hayatın amacı "Mutlu olmak" ise mutluluğu nasıl yakalarız?
Herkesin kendi zihninde oluşturduğu bir mutluluk tanımı vardır. Mutluluk hissine ulaşabilmek için gerekli şartlar da en az tanımları kadar  farklıdır. Bu gereklilikler kimi için şatafatlı bir hayattır kimi içinse sadece iyi bir aile kurmaktır.
Bankada yatan parasıyla kimi ölçer mutluluğu, kimi ise gezdiğiyle gördüğüyle.
Kimisi şöhretle ulaşır mutluluğa, kimisi adrenalin peşinde.
Bu söz bir süredir kulaklarımda çınlıyor:

"Eğer mutlu olmanız geçici bir koşula bağlı olursa, kalıcı mutluluklar yaşayamazsınız"

Dünyasal hiç bir şey kalıcı değildir. Yaptığınız, ettiğiniz, biriktirdiğiniz, inşa ettiğiniz hiçbir şey sonsuza dek kalmayacak. Ne hanlar, ne hamamlar, ne de milyon dolarlık hesaplar size kalıcı mutluluğu sağlayamaz. Bizler mutlu olmayı eğer maddesel bir koşula bağlarsak ne yazık ki bunların sadece kısa bir süre mutluluk vereceğini unutmamalıyız.
Tabii yaşama sadece maddesel pencereden bakan bir görüş için, benim mutluluğu bulmanızı tavsiye edeceğim alan inanılmaz gelebilir.
Gerçekten bir kısmına göre hayatın bir amacı yok, sadece yaşam var. Bu süreç bitince mineral ve organik atık halinde toprağa karışıp doğanın döngüsüne katılıyoruz. Ne üzücü ki bu kadar yüce potansiyeli olan ve sonsuz  bir varlığı, bir ömür kadar kısa süre varolan bir organik yapı olarak görme yanılgısındalar.
Bizler sadece beden değiliz. Beden dediğimiz, ilahi planın bir parçası olarak kurgulanmış dünyasal deneyim için bir aracıdır.  Bizlerin bu geçici aracıya ve kurgulanmış maddesel yapıya odaklanarak sonsuz mutluluk yakalamamız imkansız.  Mutlu olduğumuzu zannedebiliriz fakat bu daha iyiyi görmediğimiz için. Çoğu zaman da mutlulukla hazzı bir sanarız. Yaşadığımızı zannettiğimiz mutluluklar sadece anlık haz duygusuna dönüşür. Ardından yine arayış süreçleri.
 İnsanın gerçek mutluluğu, hiçbir şart, koşul, kişi gerektirmeden kendi ile başbaşa kaldığında hissettiği huzurdur. Bunu en iyi anlatan kelime, ingilizcedeki birebir türkçe karşılığını bilemediğim "Bliss"tir.
Bu düzlemde yaşamın hengamesinin gözlemcisi haline gelirsiniz. Yaşamsal devinimler, oluşan olaylar, kavgalar, haz duyumlar, maddesel her şey bedeniniz tarafından deneyimlenirken, gerçek özünüz seyirci konumunda sessiz olarak izler.
Burada artık dün-bugün, iyi- kötü, güzel-çirkin, yargı, sorgu kaybolur. Sadece huzur ve mutluluk vardır. Bu his, hiçbir koşula bağlı olmadığı gibi dalgalanma da göstermez. Her an, mükemmel olanın devamıdır.
Çok ilginçtir ki, bu deneyime sahip olarak değil, sahip olduğunuzu zannettiklerinizden özgürleşerek ulaşabilirsiniz.
İhtirastan, kibirden, yargılardan soyunarak, maddesellikten sıyrılarak.
Bu dediğim kolay değil biliyorum. Bir çoğunuz dünyanın kavgasının ve nimetlerinin sarhoşluğu içindeyken, bir adam çıkıyor ve bu nimetleri terkedin diyor. Benim burada söylemek istediğim yaşamın getirdiklerini kabul etmeyin, reddedin, ya da layıkıyla yaşamayın değil. Burada söylenmek istenen, hayatın gerçek anlamını unutup, bu maddesel illüzyonda kendini kaybetmeyin uyarısı. Yaşamın sunduklarını tabii ki her anlamıyla yaşayacaksın, fakat esiri olmadan ve bırakmıyacağım edasıyla kancalarını takmadan. 
İşte o zaman prangalardan kurtulursunuz ve gerçek özünüze daha yakın olursunuz.
Ve, işte o zaman gerçek kalıcı mutluluğa ulaşırsınız.


Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız

19 Eylül 2010 Pazar

YIK DUVARLARINI



Topluluklar halinde yaşıyoruz. Büyük işyerlerinde çalışıyor, gösterilere gidiyor, toplu taşıma araçlarında seyahat ediyoruz. Ortak eğlencelerimiz, meraklarımız var.
Her ne kadar birlikte yaşıyor gibi görünsek de her birimizin etrafında yüksek yüksek duvarlar, kendimize ait dünyalarımız. Korunma içgüdüsü, biriktirilmiş korkular, görünmeme dürtüsü, zarar görmeyeyim tuğlalarından örülü devasa duvarlar. Şehirleşme dediğimiz yabancılaşma sürecinin ne olduğunun ipuçlarını yaşam alanlarımıza bakarak bulabilirsiniz. Büyük bloklarda yaşıyoruz. İşe gidip geliyor, hergün aynı rutini yaşıyoruz. Tam bir Metropolis (Fritz Lang,1927) senaryosu. Çoğu zaman yan komşumuzun bile adını bilmeden, sadece soğuk bir sabah günaydını ile kurulu derme çatma ilişkilerimiz var. Asansörlerde  özel alanların dar bir alanda çakışması sonucu ne kadar rahatsız olup herkesin ya havaya  ya da yere yönelen bakışlarını bir gözleyin.
Evet, insanoğlu toplumsal bir yalnızlık yaşıyor.
Hepimizin kendine ait değerli şeyleri korumak için etrafına ördüğü duvarları var. O kadar korkuyor ki kendine zarar gelmesinden, bilinmekten, gözlenmekten.
Dışarıdakiler düşman değil. Hepimiz birer insan olarak hayat dediğimiz yolculukta ilerliyoruz. Eğer kendinize kurduğunuz korku temelli sınırlamalarınzı bir daha yıkılamaz yapılar haline getirirseniz, aynı yolculuğa çıkmış yoldaşlarınızın kendilerine  özgü serüvenlerinden öğreneceklerinizden mahrum olursunuz.
Bir düşünün; dünya büyük mucitlerin bize sunduğu imkanlarla bu günkü haline geldi. Eğer onlar bu değerli kazanımları kendi dünyalarının dışına sunmasaydı, insanlıkla paylaşmasaydı, hala ilkel çağ insanı gibi yaşıyor olurduk. Belki sizin paylaşacaklarınız tekerleğin keşfi gibi dünyayı değiştirecek bir çığır açmaz ama, bir başkasının hayatında önemli bir dönüm noktası olabilir.
Eğer uzun süre kendimizi bir duvar içine hapsedersek, bir süre sonra bu alan bizim konfor alanımız haline gelir. Burada olmak kendimizi güvende hissettirir. Konfor alanı güzeldir, bilinendir, fakat sizin gelişmenizi engelleyen bir uyuşturucu gibidir. Konfor alanınızın dışına çıkmadan büyüme ve gelişme gerçekleşemez.
Korkularınızı kenara atın. Korku insanoğlunun birlikte oluşturacağı gücün endişesiyle bize kodlanmış bir durdurucudur. Bu durdurucular sizin ve insanlığın gelişmesini engelleyeceğine, korkularımızı bir kenara atıp kendimizi özgürce ifade etmeye başlamanın zamanı gelmedi mi? Eğer kendimize kurduğumuz bu engellerin ardında kalmayı seçersek herkesle gerçeği, ışığı ve sevgiyi paylaşma fırsatını kaçırırız.
İçinizdeki güzellikleri etrafınızla paylaşın. Biriyle birşeyleriniz paylaşmanız onları bir görüşe sahip olmak için zorlamak demek değildir. Yaşam paylaştıkça güzelleşir ve yüceleşir.
Sizin hiç başınıza gelmedi mi?
Paylaştığınız bir görüşünüzün, bir başkasının hayatında çok önemli bir dönüştürücü olduğu zamanlarda;
"Çok teşekkürler tam duymak istediğim şey" dediğini deneyimlemediniz mi?
Hepimiz hem öğretmen, hem de öğrenciyiz. Başka gözlerin sizin yaşadığınız olaylardaki farklı bakış açılarını görmek sizi geliştirir. Bazen başkalarının hatalarından, bazen de deneyimlerinden çok değerli hediyeler bulabilirsiniz.
Diğerleri bizim kendimizi tanıma ve gelişme yolumuzda önemli birer yol gösterici, Evren bize diğer insanlar vasıtasıyla ayna tutuyor. Eğer bu sürece farkındalıkla katılırsak dünyasal gelişimde önemli bir katkı sağlayabiliriz.
Yaşadığınız süreç içinde dünya üstünde anlamlı bir değişiklik yapmak istiyorsanız, ışığınızın herkes tarafından görülebilmesi için, etrafınıza ördüğünüz o  kocaman duvarları yıkın. Tüm kalbinizle paylaşmayı öğrenirseniz başkalarının buna sabırsızlıkla cevap verdiğini deneyimleyeceksiniz.
Beliki yaktığınız ufak bir ışık, bir başkasının karanlık hayatını aydınlatacak temel bir  kaynak olacaktır.

Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız


8 Eylül 2010 Çarşamba

UFAK DOZDA HAPLAR



Hepimizin içinde yüce bir öz, dünya deneyimi yaşıyoruz. Özlerimiz birbirine bağlı ve aynı tanrısallık içinde de olsa, dünyasal rollerimizden ötürü farklı konuları halletmek için buradayız. Bu konular sebebiyle de yaşanılmışlıklar ve zihinsel gelişimimizin farklarından ötürü olayları kendi algı filtrelerimizin izin verdiği kadarıyla içselleştiriyoruz O yüzden tek doğru yok. Herkesin kendine ait doğruları, hatta kendi yarattığı bir evreni var. Hepimiz kendi oluşturduğumuz dünyalarımızda yaşıyoruz. Herhalde en büyük yalan " Benim dediğim en doğrusudur" demek.
Milyarlarca kişi varsa, milyarlarca da doğru vardır.
Atalarımızın her zamanki özlü laflarından birisinin tam yeri:
"Güzellik bakanın gözündedir" Çünkü gördüğümüzün içimizdeki izdüşümü, algımızla ve bakış perspektifimizle orantılıdır.
Hepimizin yaşamda kendine ait bir hayat yolu mevcut. Herkes kendinin edindiği  yaşam prensiplerinin eşliğinde bu süreci geçiriyor. Bu prensipler de herkesin içbilgeliğiyle farklı farklı belirlenmiş.
Hayatımızın daha güzel ve verimli geçmesi, farkındalıklı bir boyuta geçmek için birkaç konunun üstünden geçmek istiyorum. Diyeceksiniz ki hani tek doğru yoktu. Haklısınız bunlar benim gözlemlerimin ve okuduklarımın meyveleri, ama elimden geldiğince kişisel filtrelerimi kaldırarak belirlemeye çalıştım.
Böyle ufak dozda hap bilgiler bazen tek bir cümlede o kadar çok şimşek çaktırıyor ki yemede yanında yat.

**Zihniniz  çok iyi tasarlanmış bir hayali gerçeklikle, fiziki gerçekliğin ayrımını yapamaz. Çünkü aslında ikisinin arasında bir fark yoktur. Hayallerimiz bizim gerçekliklerimizi belirler. Hayallerimize sınır koymayalım. Hayal bile edemediğiniz bir şeye sahip olamazsınız.

**Zihniniz ne istediğiniz veya ne istemediğiniz arasındaki farkı bilemez. Sadece neye odaklandığınızı bilir. Odaklandığınız şeyler ise yaşamınızı değiştirir.
Neye sahip olmadığınıza odaklanırsanız, daha azına sahip olursunuz.
Neye sahip olduğunuza odaklanırsanız, daha çoğuna sahip olursunuz.
Sağlığınıza odaklanırsanız, sağlığınız iyileşir.
Yeteneklerinize odaklanırsanız, kapasiteniz genişler.


**Kendi dışınızdaki yaşamdaki herşeyi kendinizin bir parçası olarak görmeye çalışın. Bu, sizi ayrılık illüzyonundan kurtaracak en iyi yöntemdir.

**Kulaklarınızla duyarsınız, fakat zihninizle dinlersiniz. Gözlerinizle bakarsınız, fakat sadece kalbinizle görebilirsiniz.

**Bilinç, bedenin içinde bir yerlerde değildir. Siz bedeni içeren bir bilinçsiniz. Bilinç ifade etmek istediklerini vücut aracılığıyla deneyime dönüştürür.


**Aslında hata diye bir şey yoktur sadece deneyim vardır.
Aslında başarısızlık diye bir şey yoktur, insanların ayıplaması vardır
Aslında başarı diye bir şey yoktur, sadece insanların onaylaması vardır.

**Eğer ancak bir sorun olduğuna inanırsanız, bir sorununuz vardır.

**Hayat kararsızlıklar içinde yürümez. Kararsızlık önünüze engeller koyar, kargaşa ve strese sebep olur. Kararınızı verin ve hayat akışında gitmeye başlasın.

**Gerçeklerin üstünden yüzyıllar geçse de gerçek olarak kalmaya devam eder. Bizler gerçeği anlamaya çalışan zaman işçileriyiz.

**Özgür olmak kendinizi, olmanızı gerekli gördüğünüz  birine dönüştürmek değildir. Gerçek özgürlük, siz neyseniz ona aşık olmaktır.

**Geçmişte sonuçlandırmadığınız herşey ŞİMDİ sonuçlanır. Şimdide yaşamak geçmişin karanlıklarını silmektir.

**Hayatı şekillendirmek için koşturacağınıza, hayatın sizi değiştirmesine izin verin. Şekillendirme yüzeysel bir farklılaşmanın, değişim ise bilinçteki köklü yapılanmanın sonucudur.

**Hayatta karşınıza çıkan hiçbir şeyi kişisel algılamayın. Biri size kötü davranışlarda bulunsa dahi bu size karşı değil kendi iç şeytanlarıyla savaşması sonucu oluşan bir tepkidir.

**Hayatta her zaman sevginin ve ışığın tarafında olun.

Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız

NOT: Facebook grubumuz 1000 kişiye ulaştı. Hepinize ulaşabildiğim ve sizlerin sıcak kalplerinize azıcık da olsa sızabildiğim çok teşekkür ederim

2 Eylül 2010 Perşembe

KARMA KARIŞIK 2



Geçen yazımda sizlere "Karma"'dan ve hepimizin dünyaya geliş sebebimizin enerji temizliği yapmak olduğundan bahsetmiştim.
Bugün işin en önemli bölümü olan karmik ilişkileri tanıma ve karmik temizlenme konusundan bahsedeceğim.
Enkarnasyonumuzun gerçek sebebi enerji temizliğidir. Enerji temizliği değişmesi gereken enerjiyi kalp çakramıza gönderip pozitif hale getirmektir. Bunun olabilmesi için zaman zaman yaşamımızda negativiteye ihtiyaç duyarız. İnsan vücudu kendisine negativiteyi yönlendirmeyi engellediği için bunu  yaşaması gerektiğinde ilişkileri aracı olarak kullanır. Bu ilişkiler çocuklarınız dahil hayatınıza giren insanlarla aranızda geçen süreçlerdir.
"Peki ben hangi ilişkimin karmik ilişki olduğunu nasıl anlayabilirim?"
Karmik ilişkilerinizi anlamak için en temel özellik:
"Eğer ilişkinizde kargaşa ve çatışma varsa, o ilişki karmiktir."
 Karmanızı temizlemek için bir çok basamak vardır. Bunlardan ilk olarak yapmanız gereken karmik tetikleyicilerinizi saptamaktır. Bunları saptamak için öncelikle size duygusal acı yaşatan ilişkilerinize odaklanın. Bunlar, çocuklarınız, anne-babanız, arkadaşlarınız hatta evcil hayvanlarınız bile olabilir. İşte bunlar sizin karmik ilişkileriniz. Belirleme işlemini ayrıntılı olarak yaptıktan sonra oturup, bu ilişkilerde sizi nelerin rahatsız ettiğini bulmak için bir zaman harcamalısınız. Bu bir eylem, bir inanış  veya hareket etme şekilleri olabilir. Bazen de karakter özellikleri sizi rahatsız ediyordur. Tetikleyiciler çok çeşitli olabilir o yüzden bu konuda uzun süre mesai harcamanızı tavsiye ederim.
Tetikleyticileri bulduğunuzda bunların sizde yarattığı duyguları hiç üşenmeden bir not defterine yazın. Şimdi de karmik düğmelerinize ulaştınız. Bu düğmeler vücudunuza  karmik temizleme amacıyla yerleştirttiğiniz ana noktalardır. Söyleyeceklerim sizi sakın şaşırtmasın, bu düğmeleri vücudunuza yerleştiren ve sizi çok seven ruhlara bu düğmelere basıp karmik temizleme yapmanızı sağlatan sizsiniz. Sizin iziniz olmadan bu olaylar gerçekleşemez. Bu yüzden de hayatınızda sizi en çok zorlayan, zaman zaman çıldırtan kişiler, aslında sizin kontratlı yardımcılarınız. İyi ki varlar ve size bu deneyimleri yaşattırıyorlar. Aynı zamanda siz ne kadar bu deneyimler sırasında negativitenizi saklamayı becerdim zannetseniz de bu kişiler yüksek benlikleri seviyesinde ne hissettiğinizi tüm çıplaklığıyla biliyorlar. Yani siz ben bu temizliği yaptım deyip bu sürecin içinden tümüyle geçmeden karmik bağınız bitmeyecek.
Karmik tetikleyicilerinizi ve düğmelerinizi bulduktan sonra yapılacak şey bunlarla hangi enerjilerinizin bağlantılı olduklarını bulmak.
"Düğmeme basıldığında ne hissediyorum?"
Sinirleniyor muyum?
Kendimi üstün mü görüyorum?
Kurban gibi mi hisediyorum?
Korku veya acı hissediyor muyum?" sorularını tek tek sorun ve neler hissetiklerinizi tek tek belirleyin. Ardından bunları da deftere yazın. Kendimizi kandıracak değiliz, tüm açıklığıyla ve en dürüst şekilde bunları yerine getirmemiz, bizim yüklerimizden kurtulabilmemiz için.
Bu kadar  yorucu işlemden sonra artık gerekli informasyonları almış durumdasınız. Yorucu dedim, çünkü şimdiye kadar ki deneyimlerimde kişinin en zorlandığı durumun kendisiyle ve duygularıyla yüzleşmek olduğunu biliyorum. Hatta çoğu zaman sırf zora girmemek için bu konunun yanından bile geçemeyen onlarca insan mevcut.
Bundan sonra ki basamak ise bu enerjileri temizlemek ve sizi artık etkilemelerine izin vermemek. İşte bu kadar kolay. Sakın bu enerji temizliği lafından ilişkilerinizi koparın veya karşınızdakine artık benim düğmeme basmayın deyin anlamı çıkmasın. Bu karmik görevlerinizden kaçmaktır. Bunlardan kaçamazsınız. Aynı modelde aynı tip bir enerji bağı ardından hayatınıza girecektir.
Madem kaçamayacağız veya saklanamayacağız o zaman bu enerjileri nasıl temizleyeceğiz. Burada söyleyeceğim her kelimeyi düşünerek ve içselleştirerek okuyun.

"Bu duyguyla savaşmak, kendini bırakmak, orda olmadığını zannetmek yerine, bu enerjinin içinizden geçmesine izin verin. Duygular sizi tamamıyla sarsın ve çıksın ve siz sadece barış dolu ve sakin bir şekilde bunların olmasına izin verin."

Bir paragrafta çok kolayca yazdığım bu sözler çok kolay gibi gelse de aslında zaman zaman çok zor olabiliyor. İlk yaptığınızda başaramayabilirsiniz. Sakın endişe etmeyin.  Çoğu zaman da  bunun olmasını bir tarafınız istemiyor, bu duyguları hissetmeye alışıyor hatta kendinizi kurban, üstün, acınılacak halde vs vs görmeyi seviyor olabilirsiniz. Hatta elinden oyuncağı alınmak istenen çocuklar gibi buna karşı bile koyabilirsiniz.. Başarısızlıklarınızdan sakın yılmayın. Her başarısızlık sizi başarıya daha çok yakınlaştırır.
"Bunları yaptım, şimdi ne olacak?"
Artık o insanla veya durumla karşılaştığınızda durum sizi etkileyemiyecek ve hatta artık bu tip olaylarla karşılaşmıyacaksınız.
Ne büyük bir özgürlük hissi değil mi.
Bence uğraşmaya değer.
Kendi hayatınızın mimarı olmak, gücünü eline almak ve bağlarından kurtulmak hissinin tadı hiçbir şeye değişilemez.

Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız


26 Ağustos 2010 Perşembe

KARMA KARIŞIK 1

Hani hayatınızda bazıları vardır; sanki size sürekli bir sorun yaratmak için var olmuşlardır. Kilit üstüne kilit koyar özgürlüğünüzün üstüne.
Hani bazı olaylar vardır, yaşamınız boyunca peşinizi bırakmaz. Nereye gitseniz karşınıza çıkar, her örtünün altında baş gösterir.
Dersiniz ki:
"Niye bu olaylar ve bu insanlar peşimi bırakmıyor ?"
İşte bunlar, sizin dünya yaşamınızda olmanızın sebeplerinin belirleyicileri ve değiştirmeniz gereken duygularınızın işaretçileri.
Evrensel yasaların en hayati olanından, "Karma" 'dan bahsediyorum.
İlk farkına vardığımda  büyük bir hayalkırıklığı yaşatan bir çıkarımı sizlerle paylaşmak istiyorum.


Hepimiz, oluşmuş kozmik kirlenmenin temizleyicisi olarak çalışmak için dünyaya geldik.


"Yani ben aslında bir temizlikçi miyim. Dünyada olma sebebim sadece temizlik mi?"
Bu kadar yücelttiğimiz yaşamımızın amacının bir temizlik süreci olduğu fikri, çok alçaltıcı ve haksızlık olarak gelebilir. Gerçekten yaşamı bu kadar hafife indirgememeliyiz. Burada olmamızın  esas nedeni "Deneyimlemek". Ruhumuzun üstüne bir karabasan gibi üşüşmüş negatif yüklerden arınmak için, bu yüklerin oluşma sebeplerini işleyip ortadan kalkması için deneyimler yaratıyoruz. Yaptığımız her eylemde asıl amaç, bu eylemin bize getirdiği deneyimi işleyip, bu hediyeyi üst benliğimize enerji olarak aktarmak.
Hepimiz buraya gelmeden, hep bahsettiğim ünlü "kontratlarımızı" ve kontrat yardımcılarımızı belirledik. Temizlememiz gereken karmik yüklerimize uygun senaryolar oluşturup, uygun zaman dilimine doğduk. Doğar doğmaz da bu görevimizi layıkıyla yerine getirebilmek için aslında kim ve ne olduğumuzu unuttuk.
"Unutmalı mıydık?"
Bu soru gerçekten yüzlerce kez aklımdan geçti. Düşünün sınırsız güçleri ve yapabilitesi olan bir varlığı, bunu unutturmadan bedene sıkıştırıp, yetilerini elinden alıp zorlu bir süreç geçirmeye zorlayabilir misiniz?
O yüzden unutturulmalıydı.
Dünyasal amnezi içinde karmik yükümüzün gereğini yerine getirmek için uğraşmaya başladık. O anlaşma yaptığımız yardımcılarımız bize her türlü zorlu deneyimi yaşatırken, ne onlar bu görevin farkında, ne de bizler onlara bu görevi gönüllü olarak verdiğimizin farkındayız.
Bir bakın yaşamınıza. Hangi olaylar ve insanlar sizi en çok zorluyor?
Onlarla karşılaştığınızda  hangi duygular sizi esir ediyor ve çıkmaza sokuyor?
Bunların bir listesini çıkarın. Tek tek inceleyin bakın aslında çok da uzun bir liste çıkmayacak karşınıza. Genelde de, sizin görmeniz için gözünüze gözünüze sokulan ve sizin genelde görmemeyi seçtiğiniz konular anca birkaç başlıkta toplanacak.
İşte bu sizin "Karmik Listeniz"
Aslında yaşamınıza, bir drama havasından ve ben hayatın kurbanıyım psikolojisinden çıkıp düz mantıkla baktığınızda, genelde ortada onlarca kez yaşanmış aynı enerji paternlerini içeren anılar kalır.
Bu olayların onlarca kez tekrarlanmasının sebebi, bizim farkındalığa geçip almamız gerekeni anlamamamız. Yani hayatlarımızın bir felaketler tragedyası olmasının sebebi biziz. İlk seferinde siz bunun farkına varsaydınız, aynı acılı deneyimler yerine tek seferde bu yükten kurtulacaktınız. Sonrada tek hayata onlarca  temizlik sığdırıp yaşamın keyfini çıkaracaktınız.
Böyle gelmiş böyle gider mantığını bir kenara bırakıp, yaşamınızı dilim dilim incelemenin tam zamanı.
Size bir ödev veriyorum.
Hayatınızda sizi zorlayan ve tekrar tekrar hayatınıza giren olayları bir liste haline getirin.
Yaşamınızda sizin için farklı ve zorlayıcı deneyimler yaşatan insanların listesini çıkarın.
Karmik temizlemenin nasıl yapıldığına dair daha ayrıntılı bilgilere bir seri yazı şeklinde devam edeceğim.
Haydi! yaşamınızı daha verimli kılmak için görev başına.


Sevgiyle kalın


Erkan Sarıyıldız

18 Ağustos 2010 Çarşamba

UYURGEZERLER




İnsan, beden deneyimi yaşayan ruhsal bir varlıktır.
Yüzyıllardır bize sınırlı bir yapı olduğumuz, spiritüel deneyim yaşayan bedensel varlıklar olduğumuz öğretildiği için bu bakış açısı hepinize garip geliyor olabilir. Gerçekten herhalde kendimizi tanımaktaki ilk basamak bu bilgiyi anlamaktan geçiyor.
Yavaş yavaş  bu devrimci bakış açısını gözden geçirelim.
Ben yani "İnsanoğlu" çok katmanlı bir yapı. Bir çok boyutsallığı deneyimliyoruz aynı anda. Bir tarafımız dualitenin hakim olduğu dünyasal deneyimi deneyimlemeye çalışırken, bir yanımız herşeyin  üstünde, zamanın, dualitenin olmadığı bir alanda sonsuz yaratıcı potansiyel taşıyan tanrısal bütünü deneyimliyor. Bu iki yanımız aslında bir bütün olmasına rağmen insan deneyimini layıkıyla yaşabilmek için plan gereği arada bir perde mevcut. Biz doğduğumuzda tam bir bütünlük içinde deneyime başlarken yavaş yavaş gerçek yapımızı unutup, daha doğrusu unutturulup toplumsal bir varlık haline dönüyoruz. Maddesel dünyanın çekiciliğine kapılıp sadece beden olduğumuz illüzyonuna kapılıyoruz. Hayat gailesi denilen kaotik süreçlerden geçip milyonlarca konuyu deneyimliyoruz. Kendimize yapay bağlılıklar, bağlantılar oluşturup, özümüzün potansiyellerinden bihaber şekilde süreci tamamlıyoruz.
Son model donanımlı, yüzlerce fonksiyonu olan bir arabada 10 km hızla gitmekten farkı yok bu gidişin.
Kendimizin ne olduğunu bilmeden yaşıyoruz.
Maddesel hapishanelerde kendimizi kaybediyoruz.
Özümüzden uzaklaşıyoruz.
Gerçeği bilmeyi reddederek, gerçeğin ne olduğunu unutarak, gerçeği yoksayarak yaşamayı seçiyoruz.
"Ben bütün bunları reddediyorum. Dünyadan başka bir hayat yok. Bugün varız yarın yokolacağız." diye düşünüyor olabiliriz. Veya bize dikte ettirilen dogmaların insanı güçsüzleştirici, kendi potansiyelinin farkına varmaması için uğraşan bilgilerini kabul ediyor olabiliriz.
Evrensel en temel yasayı unutmayalım
İnsan özgür irade sahibidir. Seçimlerini kendi belirler.
Siz istemeden hiç bir bilgiyi kabullenme, inanma zorunluluğunuz yok.
Bir tek noktayı unutmayalım ki Dünya yeni bir enerjisel düzleme geçiş aşamasında. Bu aşamaların zor dönemleri sadece kendi potansiyelini bilen insanlar tarafından kolayca geçilebilecek. Ötesi karanlık.
Artık zamanı gelmedi mi?
Şu bilgiye ulaşınca şok olmuştum. Uyku sırasında insan üstbenliğinin ruhsal kapasitesinin %2' siyle yaşamını sürdürürken günlük hayatında yüzde kaçıyla yaşıyor?
Tahminlerinizi gözden geçirin.
%70-cevap hayır
%50-cevap yine hayır.
%100-kesinlikle hayır.
%10--Doğru cevap.
Normal bir insan ne yazık ki gerçek potansiyelinin %10'uyla tüm yaşamını sürdürüyor, gerekenleri yapıyor, işine gidiyor vs.vs.
%10 oldukça iyimser bir sayı, daha azıyla yaşayan milyonlarcasını da unutmayalım.
Uyanık gezdiğini zanneden insanoğlu aslında tam bir UYURGEZER olarak yaşamı idame ediyor.
Sistem çünkü sizin daha yüksek potansiyele ulaşmanızı istemiyor, çünkü gerçek gücünüzün farkına varmanızı istemiyor, çünkü sizin SİZ olmanızı istemiyor.
Saatlerin alarmları uyanma zamanının geldiğini hatırlatıyor.%100 ümüzü tekrar deneyimlemenin zamanını.
Başkalarının istediği kadar değil, kendi potansiyelimizin yettiği kadar yaşamanın tam sırası.
Üstbenliğimizin, boyutlar ötesi parçamızın rehberlğinden yararlanmanın, gerçeklere ulaşmanın, perdeleri kaldırmanın tam zamanı.
Tüm evren harekete başlama kararınızın arkasından size destek için bekliyor.
Herşeyin ateşleyicisi sizin KARARINIZ.

Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız




10 Ağustos 2010 Salı

OTANTİK İLİŞKİ


Toplumsal yapıda ne kadar büyük değişimler olduğunu gözlemliyorsunuzdur. Aynı yastıkta kocama dönemleri geçti. Boşanma oranları o kadar yükseldi ki. İnsanlar evlilik kurumundan korkar hale geldi. Etrafında bir çok başarısız evlilik süreci geçiren insanları gören kişilerde evlilik fobisi gelişmiş halde. Bazıları da "Aklımda kalacağına, ardımda kalsın" söylemiyle evlilik daha olgunlaşamadan kolay yolu seçip, bir kalemde ilişkiyi sonlandırmakta.
İnsan sosyal bir varlıktır.
Bu söylem doğru fakat sosyal olmanın gereklerini birçoğumuz yerine getiremiyoruz.
İkili ilişkiler kişinin kendini en iyi tanıyabildiği alanlardır. Her ilişkide kendinizin iç dünyasının yansımalarını ilişki dinamikleri olarak gözleyebilirsiniz.
İkili ilişkilerde bir çok handikaplı nokta var. Hepimiz kendi kafamızda kurduğumuz ilişki şablonları içinde o kadar kendimizi kandırıyoruz ki. Kendimizi inandırdığımız yalanlar, hem de onlarcası.
"Ben seni çok iyi tanıyorum"
Kimse kimseyi çok iyi tanıyamaz. Sadece tanıdığını zanneder. Karşımızda binlerce özelliği barındıran mükemmel bir varlık olduğunu unutuyoruz çoğu zaman. Gerçekten tanıyabilmenizi engelleyenin kendi  kişisel filtrelerimiz olduğunu unutuyoruz. Kişinin kendi filtrelerimize ve yargılarımıza takıldıktan sonraki halini o kişi zannederek kendimizi kandırıyoruz.
"Benim eşim şu özellikleri içermeli."
Siz karşınızdakini kendinize eş olarak seçtiğinizde kendisi gibi olduğu için mi, yoksa o kişinin sizin "olması gerekli" şablonlarınıza uyması için mi seçtiniz?
Hepimiz kendimize eş olarak seçeceğimiz insanda bulunması gereken özellikler diye uzun bir liste sunarız evrene.
"Bana saygı gösterecek"
"Saçı ... renk olacak"
"Mesleği ... olacak. Kariyeri olacak."
"Özel günlerimde bana hediye alacak."
" ..... tipte kıyafetler giyecek."
Daha yüzlerce istek.
Farkında mısınız bu istekler ne kadar bencilce. Hepimiz ilişkiye girdiğimiz insanın bize uygun olan ve bizi daha iyi hisettirecek özelliklerini öne sürüyoruz.
Esas olan, kişiyi olduğu gibi deneyimlemek ve kendisi gibi olmasına izin vermek değil mi?
Bu konuda çok sevdiğim bir benzetmeyi paylaşmak istiyorum (Don Miguel Ruiz, The Mastery Of Love).
Evcil hayvanı olanlarımız vardır. Aslında köpek beslemek isterken, evinize aldığınız kediyi bir köpeğe çevirmeye çalışırmısınız. Böyle bir şey mümkün mü? Kedi yerine köpek almaktan başka bir çözüm olabilir mi?
Hiç evinizdeki kedinin aslında bir köpek olduğuna inandırabilir misiniz kendinizi? Tüm bunların size çok anlamsız geldiğine ve kedi-köpek benzetmesinin ilişkilerle ilgili bir konuda nasıl yer aldığına şaşırdığınıza eminim. Madem öyle, niye beraber olduğunuz insanları oldukları gibi kabul etmeyip de kendi istediğiniz gibi olmaları için uğraşırız ? Bu konunun birçok evlilikte temel sorun olduğuna inanabilirsiniz
 İlişkinin ilk dönemlerinde yüzlerce idealize vaatler sunulması alışkanlığı var. Herkes kendini diğerinin gözünde en iyi, en ideal göstermek için kendimizi en şaşaalı yönlerimizle anlatmayı severiz. Ardından evlilik süreci başladığında gerçek hallerimize soyunduğumuzda sorunlar başgösterir. İlişki bir güç savaşı haline döner. Herkes karşısındakini kafasındaki ideallere dönüştürmeye çalışır. Eğer şanslıysanız bu zor şartlara rağmen evlilik sürer. Eğer mücadele sıkıcı ve yorucu bir hale gelirse bırakıp gidersiniz. Size klasik bir evlilik gidişatı anlattım değil mi?
Peki neden kendimiz gibi olmaya ve karşımızdakinin de kendisi gibi olmasına izin vermiyoruz?
Cevap basit. Çünkü kendimizi bile yeterince kabullenip sevmiyoruz.
Bir kişinin bu düşünsel düzleme geçebilmesi için önce kendisini her yönüyle ve her boyutuyla kabul etmesi lazım. Kişi kendini kabul edemeden bir başkasını da olduğu gibi kabul edemez. Kendini sevmeden bir başkasını sevemiyeceği gibi.
Karşımızdaki muhteşem kişiyi yargılamadan, sorgulamadan, etiketlemeden ve değiştirmeye çalışmadan, yani çabasızlığı tercih ederek deneyimlemek en güzel olanı. Kendi otantik yapısını deneyimleyin, sadece sevgi verin sevgi alın.
 Esasında biz doğala karşı geldiğimiz için ilişkinin keyfini çıkaramadan bir mücadele havasında en güzel günlerimizi geçirmeyi seçiyoruz. Boşverin bunları, hayat her anıyla yaşamaya değer. Sevgiyi ve kendinizi deneyimlemek için elinize geçen bu fırsatı tüm keyfiyle çıkarın. Siz ve sevdiğinizin kendi özgün halleriyle çiçeklenmesine izin verin.

Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız


3 Ağustos 2010 Salı

ANİMA - ANİMUS



Cinsel kimlik konusu toplumun en hassas olduğu konulardan biri. Toplum o kadar katı kurallarla cinsiyetlerin -meli -malı larını belirlemiş ve o kadar titizlikle bu sınırları korumak için savaşmakta ki, erkek-kadın kutupları birbirinden tamamen uç konumlarında yaşamlarını idame etmekte.
Ben işin cinsiyet tanımlaması bölümünde değilim. Benim işim insanın içerdiği enerjiler.
Biraz sınır zorlayıcı bir cümleyele başlıyalım.
Hepimizin içinde, hem kadın hem de erkek enerji mevcut.
Yüzyıllardır şövenizmin dar kalıpları içinde yaşamış bir insana bunu söylemeye çalışmak herhalde küfretmek gibi gelir. O kadar kimliğin belirlediği sınırların içinde yaşamaya alışmışız, yaşantımızda, zevklerimizde sınırlarımızı koymuşuz ki içinde diğer cinse ait olan bir şeyi taşıdığımızı bilmek bile istemiyoruz.
Şimdiye kadar devir erkek enerji egemenliğindeyken, son 10-20 yıldır kadın enerjisinin yükselişine şahit oluyoruz. Dünyamız Feminen enerji döneminde (Lady Gaia kendi cinsindeki enerjiye nihayet kavuştu). Bunun toplumsal yaşantıdaki izdüşümlerini de farkediyorsunuzdur. Daha önce hiç konuşulamayan konular gündeme geliyor, yaratıcı yönümüzün değerini daha çok biliyoruz, aile yapısı tamamen değişti, erkek duygusallığından bahsediliyor vs.vs.vs.
İnsanın içinde her iki cinse ait enerjileri içerdiği bilgisi, esasında yeni bir konu değil. Uzak doğu filozofilerinde YİN (Dişil) ve YANG (Eril) yönlerin insanda ve evrenin tüm yapısında olduğunu yüzyıllardır söylenirken, batı dünyası Carl Gustav Jung zamanına kadar bunu dillendirmemişti. Jung'un öncül çalışmalarında her erkekte feminen taraf (anima), kadında da maskulen taraf(animus) olduğu konusu yoğun bir şekilde geçmekte.
İnsanlar kendilerindeki bu taraflarını baskılamaya ve toplumsal rollerin sınırları içinde yaşamaya çalıştıkları için bir çok içsel sorun başgöstermekte.
Nedir bu içimizde taşıdığımız bölümler?
Feminen(Dişil) taraf kişinin sezgisel yanını ifade eder. İçimizdeki bilgeyi bu enerjiyle örtüştürebiliriz. Bu enerji bizle iletişimini, sezgiler, hisler, öngörüler, rüyalar aracılığıyla kurmaya çalışır. Evrenselliğe açılan kapı bu enerjinin kontrolündedir.
Maskulen(Eril) enerji ise hareket ve eylemi yaptıran bölümümüzdür.

Tanımlamalara baktığımızda aslında bu iki enerjinin birbirini tamamlayıcı olduğunu görebiliriz. Bir yaratım prosesini düşünelim. Önce fikir ortaya çıkar (Feminen enerji) ardından eylemin katkısıyla(Maskulen enerji) eser oluşur.
Besteci bir müzik eseri yazmak istediğinde önce müziğin tınıları içsel olarak belirir ardından eserin notalara dökülüp çalınması gerçekleşir.
İnsanın tüm yaşamsal çabalarına baktığımızda bu iki enerjinin beraber çalışması gerektiğini anlayabilirsiniz. Fikir olmadan eylem, eylem olmadan yaratım olamaz.
Kadın tarafımız hisseder, erkek tarafımız gerçekleştirir.
Ne yazık ki günümüz toplumunda bir çoklarımız içimizdeki bu iki enerjiyi bir denge içinde ilişkilendirmeyi beceremiyoruz. Erkek içindeki sezgisel yanı ya dinlemiyor ya da kontrol altına almaya çalışıyor. İçindeki sezgisel tarafı dinlerse evrensel bütünlük hissine girip kişilik tanımlamasını kaybedeceğinden korkuyor. Bu yüzden duygusuz, robotik bir yaşam tarzını seçip toplumdaki kadın yanın baskı altında tutulmasını tercih ediyor. Bu dediğim örneğin iş dünyasında acımasızca sergilendiğini hepimiz biliyoruz.
Kadın  ise bu erkek egemen toplumda ayakta kalabilmek için dişil tarafını baskılayıp, erkek enerjisini ön plana geçirmek için uğraşıyor. Bunun sonucu da erkek bağımlı, gücünü indirekt olarak manipulasyonlarla belirtmeye çalışan bir yapıda yaşam savaşını sürdürmeye çalışıyor. Kadınların perde arkasından manipulasyon yöntemlerinin ne kadar çok kullanıldığına hepimiz şahit olmuşuzdur.
Bütün bu söylediklerim aslında artık değişimin eşiğinde. Tabular yıkılıyor, herşey değişiyor.
Yeni insanı oluştururken içimizdeki hem yaratıcı hem de eylemci yanımızı dengelemenin gerekliliğini bilmeliyiz. Bu iki yanımızın da aslında düşman değil, birbirini tamamlayan taraflar olduğunu ve içsesimizin en iyi rehberimiz  olduğunu unutmamalıyız.
Biz, bize dikte edilmiş toplumsal kalıpların tuğlalarının tek tek yıkıldığı bir süreçte geldik buraya. Yeni toplumsal yapının inşaatı bizlerin elinde. Eserimizin bizi yeni çağa güvenle taşıyabilmesi için önce her iki cins enerjinin dengelendiği  bir iç yapı oluşturmamız gerekiyor.
Yani herşey bireyde bitiyor.

Sevgiyle kalın
Erkan Sarıyıldız


2 Ağustos 2010 Pazartesi

AH BENİM KARANLIĞIM

Hepimiz içimizde sonsuz sayıda farklı enerji ve özelliklerle doğmuşuz. Yaşam süreci içinde bu olasılıklardan hangileri içerdiğimiz potansiyelleri tamamıyla yaşatacak ve hangileri en guvenlı  ortamı oluşturacak diye, deneyimlerimizin sonuçlarını değerlendirip BEN dediğimiz formu oluştururuz.
 İnsanoğlu yapı olarak yüzlerce değişik kişilik taşıyan bir varlıktır. Öyle ilginçtir ki, bu kişiliklerin hepsi de çok farklı, birbiriyle tamamen ters uçlarda karakter özellikleri içerebilir.
Dünyanın kutupluluk yaratarak deneyim ortamı sağladığını ve buna "Dualite" denildiğini onlarca kez konuşmuştuk. Aynı şekilde hepimiz içimizde de dualite kuralları işliyor. Bir özelliğiniz yüzeyde  duruyorsa, mutlaka bu özelliğin tam zıddını da içerlerde bir yerlerde saklıyorsunuzdur.
İnsan tercihini kullanarak seçtiği ve ben resminin içine yerleştirdiği bir özelliğini kabul ederken,  tam zıddı olan özelliği yok saymayı tercih eder.
Bir düşünün bakalım hangimiz kendimizdeki  olumsuz ve yıkıcı yanlarımızın farkındayız?
"Ben çok güçlüyüm" diyen birisi, içinde çok kırılgan bir tarafı olduğunu görmek istemez
"Ben çok dürüstüm" diyen birisi, içindeki en kirli işler yapmaya meyyal tarafının olma olasılığını bile kabul edemez.
Sebebi çok açık; "Eğer kabul ederse kurduğu BEN kalesi yıkılacaktır".
İlk planda bu kabul ediş, senelerce özenerek bezenerek kurduğu yapının sonu gibi görünse de aslında temeli daha kuvvetli ve ayakları yere basan yeni BEN'in oluşumu için gereklidir.

EVRENDE YARATILMIŞ HER ŞEY SEVİLMEK VE KABUL EDİLMEK İSTER.
Buna sahip olduğumuz her kişilik te dahil. Sizin olan ne varsa hepsini onurlandırmalı ve kabullenmelisiniz. Çünkü sizi siz yapan, sizi tam yapan şey, tüm kişilikleriniz aslında. Sizin o beğenmediğiniz, gizlemeye çalıştığınız, olduğunu bile unuttuğunuz taraflarınızın, o çok cafcaflı, süslü cümlelerle, neon ışıklarıyla BEN olarak kabul ettiğiniz taraflarınızdan hiçbir değer farkı yok.
Bu kabullenilmemiş taraflarımız, bizim için çok önemli enerji parçaları içerir. Çoğunlukla da bu özelliklerimizi kabul edip, iyileştirip hayatımızın daha dengeli ve daha özgün bir ben olması konusunda çok aciz kalırız. Çünkü en zor olan kişinin kendisiyle dürüstçe yüzleşmesidir.
Diyelim sizin  en baskın özelliğiniz GÜÇLÜLÜK olsun. Sizin bu yanınızı kabul etmiş tarafınız için, zayıflık iğrenç bir şeydir ve dünyaya bu yanlarını göstermek olası zararlara açık hale gelmektir. İlginç olan taraf ise hayatınıza hep zayıf insanları çekersiniz ve onları ne kadar zayıf oldukları konusunda yargılarsınız. Önce siz kendi zayıf taraflarınızı kabul etmek zorundasınız. Zayıflık diyerek iğrendiğiniz o hassas yanlarınız olmadan başkalarıyla yakın ilişkiye giremez, onlara gerçekten ve gönülden yakınlık gösteremezsiniz. Sırf kendinizin zayıf yanlarınızı görmemek uğruna insan olma deneyiminin en önemli parçalarını kaçırırsınız.

İçimizdeki tüm enerjileri tanılayıp içimize alırsak içimizde "Farkındalıklı Ego" oluştururuz. Farkındalıklı Ego tüm özelliklerimizin oyunlarının farkında olup bizlerin bilinçli seçimlerle  yürümemize yardımcı olur.

Ana konuya geliyorum:
SİZ KABUL ETMEDİĞİNİZ HER ŞEYİNİZİ ASLINDA GÜÇLENDİRİYORSUNUZ.
Siz her yanınızın , her yönünüzün olduğunu bilip, bunların farkındalığıyla seçimlerinizi belirleyerek yaşam yolunda yürüdüğünüzü unutmayın. Sizin "yok bende" dediğiniz için görmediğiniz taraflarınız, aslında bu alışkanlığınızdan besleniyor. Yoksayarak kendinizin olduğu gibi Dünyanın da karanlık taraflarını güçlendiriyorsunuz.

DÜNYAYI İYİLİK DEĞİL, FARKINDALIK KURTARACAK

Ben her yönümle mükemmel ve iyiyim, yardımseverim, hümanistim diyen biri olarak Dünyanın iyiliği için uğraşmak sadece geçici pansuman çözümler üretir.

Işık Savaşçısının yolu,
"BEN HER YÖNÜNÜ BİLEN VE FARKINDALIĞIYLA YAŞAYAN BİRİYİM " diyen bakış açısıdır.

Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız

28 Temmuz 2010 Çarşamba

DUALİTENİN ÖTESİ


Hepimiz o kadar formlara takılıyız ki. Kendi normlarımız, normallerimiz, kurallarımız, kalıplarımız içinde mutlu, mesut yaşıyoruz. Buraya kadar sorun yok. Sorun ise bu kurduğumuz yapının dışındaki herşey bizim için ayrıksı, farklı, yanlış, zararlı, garip..... Bir diğer özelliğimiz olan YARGICI tarafımız hemen iş başına geçip asıyor, kesiyor, biçiyoruz.

Artık herşeyin bir bütünün eşit değerde parçaları olduğunu görme zamanımız gelmedi mi?

Kadın veya erkek olmuşsunuz, ne farkeder?
Sarı, siyah veya beyaz olmuşsunuz, ne farkeder?
Ateist veya teist olmuşsunuz, ne farkeder?
Homoseksüel veya heteroseksüel olmuşsunuz, ne farkeder?
Aydınlanmış veya aydınlanmamışsınız, ne farkeder?
Zengin veya fakir olmuşsunuz, ne farkeder?
Türk veya başka ırktan olmuşsunuz, ne farkeder?
Eğitimli veya eğitimsiz olmuşsunuz, ne farkeder?

Bir insanın bilinçli veya elinde olmadan taşıdığı bir özelliği yüzünden değersiz veya kendimizden ayrı görme hakkını nereden buluyoruz.
İnsanoğlu, dünya üzerindeki herşeyin beraber  görev paylaştığı bir organizma gibi hareket ettiğini görmeden, gücünü eline alamaz. Tabii ki bu durumda insaoğlunun ne kadar güçlü olduğunu bilen bazı karanlık güçler bizim bu YARGIÇ özelliğimizi sürekli kaşımak için ellerinden geleni yapıyor olacaktır.
Bütün bunlar DUALİTE oyununun birer parçası. Dünya yaşamında dualitenin mutlaka olması gerektiğini biliyoruz. Önemli olan bunun dünya deneyiminin bir parçası olduğunun farkındalığıyla, üstlenilen rollerin altındaki bütünün eşit parçalarını görebilmek.
H2O molekülü hangi formda olursa olsun ister su, ister gaz, ister buz aynı moleküler yapıda değil mi?
Aynı düşünce tarzını insan içinde kullanmayı bilmek lazım.
Bizlerin sınıflama, yargılama hastalığının içinde geçirdiğimiz boşa zamanları, GAİA'nın kurtuluşu için geçirmemiz gerekiyor. İnsan eliyle yaratılan krizlerin, insan hırsının ve açgözlülüğünün yarattığı büyük felaketlerin ( Burada özellikle Meksika Körfezindeki petrol kaçağının önemini vurgulamalıyız) onarılması için hepimiz elele verip çalışmalıyız.  

Tuttuğunuz elin kimin eli olduğunun önemi olmadan.

"Bütün bu olanlar benden uzak bana ne." diyebilir misiniz?
İnsanoğlunun yaşayabileceği tek alan olan DÜNYA'mızın geleceği, bizim de geleceğimiz demek.
Siz değişin, DÜNYA değişsin.

Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız



21 Temmuz 2010 Çarşamba

MELODRAM


Geçmiş sıkıntılı anlarınızı bir gözde geçirin.Ben bulamıyorum demeyin. Hayat keşke her zaman düz bir süreç olsa ama öyle değil. Herkesin hayatında zaman zaman diplere vurduğu dönemler olabiliyor. Herkesin size karşı olduğunu düşündüğünüz, üstünüzden bir tır geçmiş gibi hissettiğiniz, yere hızla çakıldığınızı deneyimlediğiniz süreçler.
 Bu süreçlerin anatomisini masaya yatırdığınızda, karşınıza çoğunlukla diğer insanların yaptıkları veya yapmadıkları şeyler çıkıyor. Buradan şu sonucu çıkarabiliriz ki hepimizin yaşamı başkalarının eylemlerine veya eylemsizliklerine bağlı.
Arkadaşlar, aile efradı, bağlı bulunduğunuz sosyal toplulukların diğer üyeleri, yöneticiler, politikacılar.....
Ve şunu da itiraf edelim ki aslında bizi üzen şey onların eylemlerinden çok, bizim kafamızda onların yapması için kendi oluşturduğumuz eylem şablonlarıyla. Yani aslında bizi üzen yine biziz. Kişileri kafamızda yargılıyor, sınıflıyor, görev dağıtımı yapıyor ve sonra da o kişiler bizim belirlediğimiz programa uymadığı için kızıyor ve kriz oluşturuyoruz. İnsanoğlu gerçekten çok komik bir varlık. Kendimiz yaratıp, kendimiz üzülüyoruz.
Birçoklarınız böyle bir durumda sürekli şikayet, acıların çocuğu kıvamında yakınmalar, kendine acımalar, arabesk söylemler içinde başını bir ordan bir buraya vurmalar içinde geçirmeyi tercih ediyor. 
"Ben aslında kurbanım."
"Herkes benim kötülüğüm için çalışıyor."
"Kimse beni sevmiyor."

 Aslında bazen yapı olarak insanoğlunun acı çekmekten zevk aldığını düşünüyorum. Herşeyi kendisinin yarattığını bilince bu zevkten mahrum olacağım korkusuyla hep suçu başkalarına atma eğilimindeyiz.
Bu acı dolu bataklığın içindeyken çözüm üretemiyeceğinizin farkındayım. Einstein ne güzel demiş:
"Sorunun olduğu düzeyden, çözümü üretemeyiz".
Kişinin sorun yaratıcı kimliğinin olduğu düzeyin üstüne çıkması lazım ki, büyük resmi görebilsin.
Yolu nedir?
Bu değişimin yolu, kişinin içinde barındırdığı şeytanları ve melekleriyle tanışması durağından geçiyor. Tabii öncelikle kendisini sevmekten. Kişi kendisini sevmezse, başkalarını sevemez ve sevgi göremez.
Siz içinizde barındırmadığınız hiçbir özelliği dışarıdakilerden beklemeyin. İçinizde ne varsa yaşam size ayna olur ve yolunuza çıkarır.
Yaşantınızda ne oluyorsa bunun sebebi sizsiniz. Sorumluluğu üstünüze alarak değişimi sağlayabilirsiniz. Sıkıntıların da sevinçlerin de kaynağı sizin iç dünyanız. Ortada suçlu veya sebep yok.Sadece siz varsınız.
 Siz nasıl deneyimlemeyi tercih ediyorsanız hayat size onu sunuyor.
 Bir çoklarınız kendinizi kontrolsuz bir yaşam yolunda, karşısına geleceklerin merak ve korkusuyla yaşamayı tercih ediyor. "Yaşamımın mimarı benim" farkındalığına geçtiğinizde puzzle'ın son parçası oturunca resim ortaya çıkıyor. Gülmeye başlıyorsunuz. Hem de kahkahalarla. Öyle komik oyunlar yaratabildiğinizi ve potansiyelinizin bu konuda çok yüksek olduğunu görüyorsunuz. Fakat farkındalığa geçtim artık oyun oynamam demeyin. Ne kadar gelişirseniz gelişin oyuncu tarafınızın o hain gülümsemesini ensenizde hissetmeye devam ediyorsunuz. Fakat en önemli fark oyuncu sahneye çıktığında yapılanların farkına varıp sonrasını tercihinize göre yaşıyorsunuz. Kah oyuna gelerek, kah oyunu durdurarak ama herzaman bilerek.
Tabii bu dediklerimde sizin özgür iradenizle olan seçiminize bağlı. Bir tarafta kendi yazıp, kendimizin oynadığı acılı bir melodram, diğer tarafta ise koşulsuz mutulukla geçen dingin bir hayat. Yaşamı onurlandırarak ve her hediyesini şükranla kabul ederek.
Bana hangisi uyar diyorsanız hodri meydan.
Seçim sizin.

Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız



19 Temmuz 2010 Pazartesi

KURTLAR SOFRASI


"Şiddetten kaçınma, doğru anlanılıp, doğru kullanıldığında çok yoğun ve aktif bir güçtür"

Gandhi

Farkındalık ve aydınlanma yolundaki yaşam süreci idealize ortamlarda çok kolay. Meditasyon , sessizlik, dinginlik, eğitim programları, üstadlardan feyz alma, çiçekler, kuşlar, böcekler....
Cam fanus içinde bu süreç inanılmaz rahat. Hep söylediğim gibi bu süreçlerin esas arenası toplumsal yaşam.
 Evde veya korunmuş alanlardaki gibi değil toplumsal yaşam. Tam bir kurtlar sofrası. O kadar çok her an patlayacakmış gibi gezen , kırmızı renk baskın auralarıyla saldıracak yer arayan insan var ki etrafınızda. Özellikle trafikte, kalabalık alanlarda, işyerlerinde yani heryerdeler.  Ne yazık ki gittikçe de artacaklarını öngörüyorum. Nedenleri ise tonlarca. Geçim sıkıntısı, gelecek güvensizliği, gittikçe artan kalabalık, işsizlik, hergün bombardımana  tutulduğumuz siyasi polemikler, herkesi kahreden acı haberler......
Bunlar nedenlerin somutlaştırabildiğimiz bölümü. Esas bütün bunların temelinde, insanlığın yeni çağa geçişte yaşadığı sürecin zorluğu yatıyor. Yüzlerce yıldır dünyanın enerji değişimleri uzun zamanlarda yedire yedire oluyorken şimdi o kadar hızlı ve yoğun ki. Yine de bu durumda olabildiğimize şükretmek lazım.
O yüzden benim başıma gelmez, bana kimse bulaşmaz demeyin her an her yerde size karşı bir saldırıyla karşı karşıya kalabilirsiniz. Fiziksel veya sözel farketmez, bu durumla karşı karşıya kaldığınızda, öyle akılcı ve farkındalıkla durabilmek herkesin harcı değil.
Hiç öfkeli bir insanın menzilinde bulundunuz mu? Bulundunuzsa ne dediğimi anlarsınız. O anda her şeyi yapabilecek, kontrol mekanizmaları ortadan kalkmış, insani hasletlerin ortadan kalktığı hani gözlerinden alevler fışkırıyor denir ya öyle bir insandan bahsediyorum.
Bu durumda tabiatın bize sunduğu iki mekanizmayı kullanabiliririz. Savaş veya kaç (Fight or flight). Bu hayvani içgüdülerimizin bize sağladığı ilkel bir refleks cevap. Fakat bizler kendimizi normal yapıdan daha evrimleşmiş olarak görüyorsak bunlardan daha başka bir çıkışımız olmalı.

Bu durumda OSHO'nun bir yazısını eklemek istiyorum:
"Birisi sizle savaşmaya gelirse, onu absorbe edin (Özümseyin). Birisi size hakaret ettiğinizde onu özümseyin ve izleyin-hakaretleri bir çiçeğe döner. O enerjisini salıyordur. Birisi size saldırdığında o kişinin yaptığı, enerjisini boşaltmaktır. O aptal kişi enerjisini ortaya salar ve siz onun enerjisini alırsınız. Ona teşekkür edip geriye çekilin ve neler olacağını seyredin. Birisi sizle kavgaya ve savaşmaya hazırlanıyorsa ona basitçe izin verin. Orada yokmuş gibi bir duruşa geçin, o boşlukla savaşır hale gelsin.İzin verin, karşı koymayın. Bundan başka yolu yok. Bu bir sanattır, bilim değil. Bilim açıklanabilir , sanat anca deneyimlenebilir."

Bu denilenler bir çoğunuz için ütopik gelebilir. Birisi size saldırmaya çalışacak ve siz sadece seyirci kalacaksınız, taşkınlıklarına izin vereceksiniz. İlk başta bana da garip gelse de zaman içinde anlayabilmeyi öğrendim.
Bu tepkiyi "pasif kalmak" olarak değerlendirebilirsiniz. Pasif kalmak birçokları için acizlik göstergesidir. Önyargıyı bırakıp bu görüşü anlamaya çalışalım.
 Böyle bir olayda esasında o kişinin savaştığı siz değil, kendi şeytanları. Orada siz sadece kişinin kendi içsel savaşımına seyircisiniz. Aynı zamanda bu kendisinde olup dışa yansıtmayı tercih ettiği savaşın yarattığı yüksek enerjiyi mutlaka boşaltmak zorunda. Bu durumda yapılması gereken yansıtılan mekanizmaları kişisel algılamayarak, kişinin bu yüksek enerjisini boşaltmasına izin vermek. Yani transparan halde bulunmak.
Bir noktayı unutmamak lazım. Bu tarz davranışta bulunan kişinin enrejisini boşalttıktan sonra, gereken tepkiyi vermezseniz o kişiye bu yaptığı saldırgan tarzın kabul edilebilir bir şey olduğu yanlış mesajını almasına sebep olabilirsinz. Kişi de her yanlış gördüğü durumda bu saldırgan tarzı tercih etmeye başlayabilir. fakat bunun yolu o kişiye kendi hareket modeliyle cevap vermek olmamalı. Bizim yapmamız gereken sevgi temelinden ayrılmadan yaşamsal önlemlerimizi almak olmalı.
"Bana karşı saldırgan tarzda bir insanı sevmek mi, ne diyorsun?" diyebilirsiniz.
Buna da benim için çok değerli bir kitap olan Tanrı ile Konuşmalar( Conversations with God)"dan bir alıntı yapacağım.

"Birine sevgi ile davranmak, karşınızdakiler ne yaparsa yapsın kabul edilecek anlamına gelmez. Anne- babalar çocuklarına bunu erken yaşlarda öğretir fakat erişkinler ve toplumlar kolayca öğrenemez. Zorbalar her zaman değişime izin vermeyebilir, fakat zorbalıkları içinde durdurulmaları lazım.Kendini sevmek ve zorbayı sevmek. Çözüm buna bağlı."
Neale Donald Walsch

Tüm bu söylediklerim ve söylenilenler aslında kişisel tercihler. Yaşam teorilerle yürütülemez. Yaşam yaşanarak öğrenilir. Olay karşısında o anda kendi kendinizle başbaşa kaldığınızda vereceğinizi tepkiyi en iyi siz bilirsiniz. Burada benim olabilecek tek katkım şu olabilir; saldırı sırasında karşınızdaki kontrolsüz tepkiye aynı derecede kotrolsüz bir tepkiyle cevap vermek ilkel ve kolay bir çözüm yolu. Düşündüğünüzden çok daha büyük zararlar alabileceğiniz sonuçlara yol açabilir. Zor ve doğru olan, sevgide kalarak bu fırtınanın dinmesini gözlemek.
Bizler gelişmiş varlıklarız ve ışık savaşçılarıyız. Sevgi temelli olmayan hiçbir hareketin savunucusu  olmayın.
Sevgi vermek zayıflık değildir. Önemli olan, her durumda bu frekansta yaşayabiliyormuyuzu deneyimlemektir.

Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız

14 Temmuz 2010 Çarşamba

YANLIŞ TANIMLAMA


Biriyle karşılaştığınızda sizin o kişi hakkındaki görüşlerinizi dış görünüşü ne kadar etkiliyor?
Ben dediğinizde ilk aklınıza gelen aynada gördüğünüz  şekil mi yoksa bunun ötesinde bri varlık mısınız?
Fiziksel bedeniniz bildiğiniz gibi sizin dış dünyayı deneyimlemek için kullandığınız bir aracı. Kendine özgü mükemmel yapısıyla bizim duymamızı, görmemizi, koklamamızı, dokunmamızı ve tad almamızı sağlayarak iç ve dış çevre arasındaki dengelemeleri kurmaya çalışan bir harika.
Bu dengelemelerin dışında da içinde barındırdığı muhteşem ruh için bir mabet görevi görüyor.
Ruhumuz aslında bizimle temasını bedenimizi kullanarak özel bir dil aracılığıyla sağlamaya çalışıyor. Kendini dinlemeyi unutmuş olan bizler ise, günlük hayatın hengamesi arasında  bu sesi ciddiye alamadan harala gürele yaşıyoruz.
Vücudumuzla ilişki kurma yolumuz ise karşılaştırma üzerine kurulu. Ya etrafımzıdaki diğer varlıkla , ya da kendimizi kendimizle kıyaslayarak bir yaşam kurmayı seçmişiz. Kendimizi karşı cinsle, kendi cinsimizle, uzunsak kısayla,  kısaysak uzunla, şişmansak zayıfla, zayıfsak şişmanla.....  sürekli karşılaştırıyoruz, yargılıyoruz. Hele bir de kendimizden genç olanlarla.
Bizler öyle ilginç varlıklarız ki kendimizi geçici olarak deneyim yaşamak için girdiğimiz vücutla tanımlıyoruz. Bunun ne kadar anlamsız olduğunu anlamak için şöyle bir deneme yapalım
Kendinizi bir boşlukta yüzer gibi hayal edin. Geçmişle ilgili tüm anılarınız silinmiş, tüm yaptığınız karşılaştırmalar ortadan kalkmış, sadece çıplak bedeninizle boşlukta sürükleniyorsunuz. Bir düşünün bu halde kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?
Zayıf, şişman, uzun kısa, yaşlı genç, şimdiye kadar tutunduğunuz hiç bir kriter elinizde yokken gerçekten siz kimsiniz?
Elinden oyuncağı alınmış çocuk gibi hissediyorsunuz değil mi?
Kendiniz olarak nitelendirdiğinizin, esasında ne kadar yüzeysel bir tanımlama olduğunu görüyorsunuz. Eğer kendinizi sadece bedeninizin özellikleriyle tanımlamış ve kendinizi sadece beden olarak görmüşseniz cevap sadece boş bir sayfa olarak kalır.
Siz beden değilsiniz. Siz bedeni aracı olarak kullanarak dünya deneyimi yaşamaya gelmiş üst düzey tanrısal varlıklarsınız. Sadece bedenin dar sınırlarını kabul etmek, elinizdeki potansiyelin çok küçük bir bölümünü kabullenmektir. Gücünüzün farkına varın.
Dünya deneyiminizi, bedeninizi karşılaştırma yoluyla tanımlama için geçirilen boş zamanlarla doldurmayın. Şu anda kendi deneyimsel gerekliliklerinize uygun bir cinsiyette ve beden yapısındasınız. Yapmanız gereken bedeninizin özelliklerine takılarak, kendinize bu süreci zehir etmek değil, sadece bedeninizin sağlığına dikkat etmek olmalı.
Aynı zamanda hayat yolunuzda karşınıza çıkan insanların beden özellikleri, sizin iletişim kurmanız için bir kriter olmamalı. Hepinizin esas özlerinin aynı mükemmellikte olduğunu, onların da aynı deneyimsel süreç için beden kılıflarına giren tanrısallıklarını unutmamalısınız.
Gerçek özünüzün ve gücünüzün farkına varmanın zamanı geldi de geçiyor.

Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız

8 Temmuz 2010 Perşembe

KUTSAL NEHİR


Yaşam dediğiniz nedir?
Yaşamı en iyi tanımlayan ne olabilir?
Yaşam gerçekten başı sonu belli bir yolculuk. Bu yolculuğun en önemli özelliği herkesin bu yolculukta kendine özel bir rota izlemesi.
Hayatı en güzel tanımlayan şey bence nehir benzetmesi. Zaman zaman durağan, zaman zaman delice gürül gürül  de olsa, hep akışta olan bir nehir.
Bizlerde bu nehrin ivmesine uyarak hareket etmeye çalışan varlıklar. Siz bu nehirdeki yolculuğunuzda ne yaparsanız yapın gideceğiniz yeri siz bilemeseniz de belirli. Bu gidişin önünü nehrin içindeyken farkına varamadan akışın istikametinde yaşayıp gidiyoruz.
İnsanoğlunu en çok rahatsız eden duygulardan biri belirsizlik ve önünü görememedir.
Hayat denilen sürecin en belirgin özelliği de bu olunca ve her an, her türlü sürprize açık bir şekilde yaşarken hayata karşı duruşumuz çok önemli. Bu duruşunda belirleyicisi yaptığımız seçimler.
Hayat karşımıza çok miktarda şık sunmuyor. Sadece üç adet seçenek var önümüzde. Yapılan seçimlere göre olmak istediğiniz kişi tiplerini belirleyin.

Statükocular( Bulunduğu yere tutunanlar)
Kişi sürekli değişen koşullar ve olayların nereye götürdüğünü bilemediğinden, şu an bulunduğu yerden ayrılmamayı tercih eder. Nehirin akışına kapılmamak için ağır bir demiri nehire salmıştır. Şu anda bulunduğu yeri çok iyi tanıyordur, ilerlediğinde karşısına çıkacak bilinmezliklerin korkusunu yaşayacağına, bildiği her zaman en iyidir. Bu seçim en kolayı gibi görünse de aslında akıntının gücüne karşı sabit kalabilmek en zorudur. Nehrin sizi alıp götürmesine direnmek için çok güç sarfetmeye başlarsınız.Tekrar harekete geçme korkusu içinde değişime karşı koyarak yaşamayı tercih etmektir bu seçimin sonucu. Ardından korkular artar ve depresyonda bir yaşam gelir. Hep söylediğim gibi evren değişmemeyi ve hareketsizliği kabul edemez.
"Ya değişirsin ya ölürsün."
Burada aklıma Mc Donald'ların kurucusu Ray Croc'un lafı geldi.
"Yeşillenmişken büyürsün. Olgunlaşınca ise çürümeye yüz tutarsın"
Gerçekten sürekli gelişmeye ,değişime açık olmayan çürümeye mahkumdur. O yüzden devamlı yeni filizler yani değişim açılımları üretmeliyiz.

Kontrol çılgınları
Kişi hayat nehrinin eşliğinde hareket eder fakat bu yolculuğun kontrolünü elinde tutmaya çalışır. Nehrin akışının kendini nereye götüreceğini belirlemek için büyük bir çaba göstermeyi tercih eder. Bu aslında yaşamın özgür akışına bir başkaldırıdır.
Bir şeylere ulaşmak bir yerlere varmak için çok çalışır. Hayat bir karmaşadır ve ilerlemek için sürekli savaşmak gerekir. İç sesinden çok mantığının sesini dinler. Hayatın akışı içinde uğraş vermek yanlış değil fakat  herşey zaten mükemmel şekilde oluyorken hayatı bir mücadele alanına çevirmek sorun yaratır. Bu seçim belki de en zorudur. Sürekli tetikte olmayı, sürekli çabalamayı gerektirir.

Akışa bırakanlar
Bu kişiler hayatın mükemmel kurgusuna güvenir ve kendini akışa teslim eder. Yaşanılan olaylar  olay içindeyken her zaman kolay ve olumlu görünmese de aslında herşeyin mükemmel bir planın parçası olduğunun bilincindedir.
Bu tarz yaşamdan bahsederken boşvermişlik, güçsüzlük, çabasızlık olarak algılanmasın. Kişi yaşam sürecinde ne yapacağına, ne istediğine, nereye gideceğine dair kararlar verir. Burada rehberi ise içindeki bilge taraftır. Kendi üstbenliğinin doğrultusunda bir yaşam seçmiştir. Karar vermesi gerektiğinde nasıl olsa üstbenliği onun için en doğru kararları verecektir.
Bence ideal olan hayatın akışına teslimiyettir.  Teslimiyet için  ilahi mükemmel plana güvenmek gerekir.
Yaşam nehri her zaman sizi en doğru olduğunu düşündüğünüz istikamette götürmüyebilir. Belki de gideceğiniz yer sizin gelişiminiz için en doğru yer değildir. O yüzden sürece güvenmeyi öğrenmek lazım.
Sizin işiniz bu yolculukta NELER deneyimlediğiniz, cebinize neler aldığınız. NASIL'ları düşünmek değil. Hayat zaten  yöntemini size gösterecektir.
Herkesin gideceği yer belirli de olsa  bu aynı yere herkesin ulaşma yolu aynı değildir.
Ulaşılacak yer ise SEVGİ, NEŞE, MUTLULUK, ÖZGÜRLÜK yani TANRI'dır.
Orası MUTLAK BİRLİĞİN yeridir.
Kendinizi teslimiyete bırakın ve GÜVENİN.
Zaten herşey en mükemmel şekilde oluyor.

Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız