30 Nisan 2010 Cuma

TOMURCUKTAN ÇİÇEĞE


Yaşamın kendisi en iyi öğretmendir. Çocukluktan çıkıp o umarsızca, beklentisiz yaşanılan çocuksu ilişkilerden, profesyonelllllll ???? erişkin ilişkilerine adım attığımda deneyimlerim bana şunu gösterdi:
"Her ilişkinin kendine özel bir dinamiği vardır."
Gerçekten kurulu bir ilişkinin içsel dinamiklerini, bir üçüncü kişinin anlamasına imkan yok. Kendi oluşturduğumuz kalıpların filtresinden başkalarını ilişkilerini anlamamız mümkün değil. İkili ilişkisel alışverişin dengeleri, tamamen kendine özgü parametrelerle belirleniyor. Hani  dıştan bakarsınız, tamamen zıt karakterli, kağıt üstünde olamaz deyip yargımızı belirttiğimiz ne çok ilişki vardır ki, bir bakarsınız yaşam içinde ideal bir birliktelik yakalanmış. O yüzden herkes ancak kendi ilişkisi için ahkam kesebilir.
Madem öyle, başkalarının ilişkisini değerlendiremiyeceğiz, öyleysa bakalım kendi ilişkilerimiz nasıl?
Aynı sınıfta 40 öğrenci olsa YAŞAM HOCA'dan aynı dersi 40 farklı şekilde aldığımızı unutmayalım. Hepimizin yaşam içinde kazandığımız deneyimlerimizi yine kendi filtrelerimizin şekillendirmesiyle içselleştirebiliriz. O yüzden de eminim hepinizin ilişkilere bakışı, ideal ilişki anlayışı, başkalarından beklentileri, en temelinde de hayata bakışları tamamen farklıdır.
Farkında mısınız hepimiz aslında kafamızda bir ideal insan çizmişiz ve onun arayışıyla zaman kaybetmişiz. Şöyle fiziği olmalı, böyle giyinmeli, beni yanında taşıyabilmeli (benim en çok eğlendiğim laf budur), bana kendimi özel hissettirmeli (bir diğer eğlence de bu), şunu almalı, şunu yapmalı, böyle olmalı....... Aslında bütün bu laf kalabalığının sadece bizim istemlerimiz olduğunu görüyorsunuz. Yani aslında hepimiz daha ilişkiye başlamadan karşımıza çıkacak insanların büyük bir çoğunluğunu elemiş oluyoruz, hemde acımadan. Koyduğumuz beklenti şablonlarına uymuyor musun, hadi bakalım gelsin diğeri.
Diyelim ki tüm beklentilerinizi kağıt üstünde karşılayan birisi hayatınıza girme hakkını aldı, peki sizce o kişiyi tüm özellikleriyle yaşayabilecek misiniz? Yoksa ilişkinizi kendi beklentilerinizin karşılandığı şekliyle mi sürdüreceksiniz?
Bizlerin karşımızdaki insana yapabileceğimiz en büyük haksızlık beklenti duymaktır. Kendinizi bir gözleyin bakalım ilişkilerinizde (bu ilişki illaki duygusal bir ilişki olmak zorunda değil) ne kadar gerçek sizsiniz ve karşınızdakine ne kadar gerçek kendisi olmasına izin veriyorsunuz? Yoksa onu kafanızda yarattığınız tipleme haline getirmeye mi uğraşıyorsunuz?
Çoğu zaman ilişkiler  düşünüldüğünde karşınıza siz ve sizin normlarınıza göre kontakt kurduğunuz bir başkası aklınıza gelir. Karşınızdakilerden beklenti duyarak karşınızdakilerin özgürlüğünü kısıtladığınız gibi esas tutsak ettiğiniz kendinizsinizdir. Çünkü beklenti duyulduğunda karşılanmayan, sizin kendi eksiklik hissinizdir. Yani aslında siz yazıyor, siz çiziyor, siz bekliyor ve sonunda siz üzülüyorsunuz. İkinci kişi ise bu durumda  sadece sizin oyununuzun figüranıdır.
İnsanları beklentilerinizden özgürleştirin. Bir deneyin bakın. O zaman nasıl özgür hissedeceksiniz kendinizi. Yapılan edilen her şey sizin kontrolünüz altında olmak zorunda değil. İşte o zaman her yeni an sürprizlerle dolu hale gelmeye başlıyor. Siz hiç sonunu bildiğiniz br filmi seyretmekten zevk alırmısınız ? Sonunu başını bilmemeye izin verin kendinize. Bırakın siz siz olun, karşınızdaki kendisi. Orjinal hallerinizle yaşayın ilişkilerinizi.
Beklenti ardından tanımlamayı doğurur. Tanımlama da kalıba sokar herşeyi. Kendimize kendimizi sorduğumuzda" Ben....... bir insanım." dediğinizde  de aynı şey söz konusu. Siz sadece kendiniz olun ve buna izin verin. İlişkilerinizi de bu kalıpsızlık ve tanımlamaların dışına taşıyın. Karşınızdakini çıplak ve maskesiz olmaya ve kendinize de bu güzelliği yaşamaya izin verin.
" Ben kendim olursam zarar görürüm, zayıf yanlarım anlaşılır."
Hepimizin korkusu bu değil mi?
Olmaya veya oldurmaya çalışırken yaşamın kutsallığını ve mükemmelliğini bozmuş olmuyormuyuz ? bir sorun kendinize.

"Bir tomurcuğun içinde sıkışık kalmanın riski, çiçek olarak açmanın riskinden daha acı doludur."
Anais Nin

Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız

29 Nisan 2010 Perşembe

EVREN'İN SENFONİSİ


"Meditasyon nedir ve nasıl yapılır ?"
"Her gün deniyorum ama bir türlü zihnimin gürültüsünden kopamıyorum ve bu alana giremiyorum."

Bu sorular o kadar çok soruluyor ki. Gerçekten "Meditasyon nedir? "diye kendime sorduğumda zihnimde şu yanıt belirdi:
"Evren'in senfonisinin muhteşemliğini dinlemeye geçmek ve bu senfoninin bir parçası olmak."
Meditasyonun tanımını yapan, tekniklerini anlatan  o kadar yazılı eser ve kaynak varken ben oturup meditasyon tekniklerini anlatacak değilim. Meditasyonun benim için ne ifade ettiğini açıklamaya çalışacağım.
Amacımız aslında yaşamın tümünü meditasyon haline getirmek olmalı. Tabii ki bu hemen gerçekleşmiyor. Hiç bir şey çalışmadan kazanılmaz.
Öncelikle günlük meditasyon yapma alışkanlığı edinmeliyiz.  Burada teknik seçimi sizin üstünüze düşüyor. Ne gibi teknikler var dediğimizde en çok kullanılanlar nefes farkındalık meditasyonu, çakra meditasyonu, zihin izleme meditasyonu ......Liste çok uzun. Burada sizin göreviniz, metodları inceleyip kendinize uyanı bulmak.
Biz ve bedenimiz saf enerjiden oluşuyoruz. Bu enerjilerin toplandığı çakra denilen 7 adet  enerji merkezimiz var. Kök çakramız yaşamsallıkla bağlantımız, ürememiz, korunmamız için gerekliyken üstteki çakralarımız daha çok spiritüalite ve evrensellikle ilgili bağlantımızın kurulmasını sağlar. Çakralarımızın dengeli çalışır ve düzenli olması, bizim evrensel akışta olmamızı sağlar.
Herhangi bir çakranızdaki sorun uzun süreye yayılırsa, yaşamla  ilgili ve fiziksel bedenimizle ilgi sorunlar yaşamaya başlarız. Hayata karşı güvensizlik, yokluk bilinci ve çeşitli korkularınızı bu duyguyla ilgili çakranızın açılıp dengelenmesiyle yokedebilirsiniz. Düzenli meditasyon yapıp bedenimizdeki çakralarımızın dengeli çalışır kalmasını sağlayabiliriz.
Düzenli yapılan meditasyon ardından zihnimizin sesleri azalır ve özümüze bağlanmamız kolaylaşır.
Meditasyon bizi teslimiyete götürür.
Teslimiyeti deneyimlemek hayatımızı en kökten değiştirecek düşünce değişimidir.
Teslimiyet direnmeden veya anlara takılmadan yaşamayı öğrenmektir. Yaşamda "Ne ?" olduğuyla ilgilenmeden yaşamın akıp gitmesine odaklanmaktır.
Meditasyonda düşünceleri basitçe seyre geçeriz. Düşünceleri kendimizin olarak isimlendirmeden sadece sessiz bir gözlemci konumunda kalırız.
Bunu yapmayı deneyimlediğiniz yer, aydınlanmada ulaşacağınız alandır. Tüm bilinç alanıyla bütünleşirsiniz ve olanların farkındalığına geçersiniz.
Tanrı evrenin içinde olan tüm her şeyin farkında olan sessiz bir gözlemcidir.
Meditasyon deneyiminiz geliştikçe farkındalığınız genişler. Çevresel görüşünüz artar ve yaşam içindeki tek bir şeye kısıtlanmadan her şeyin bütün halini görmeye başlarsınız.
Egonun filtresi ortadan kalktığında renkler daha parlaklaşır. Tüm duygularınız, egonun oyunları olmadan tam olarak deneyimlenmeye başlar.
Herşeyin bütünün parçası olduğunu ve bir uyum içinde çalıştığını anlarsınız. Ayırma, isimlendirme içgüdüsü tamamen ortadan kaybolur. Her şeyin birarada güzel bir senfoniyi yarattığı bir orkestra gibi olduğunu görmeye başlarsınız.
Ego konsantrasyon ile hareket eder. Bir noktaya odaklanır, o konudaki herşeyi analize eder, yargılar, sorgular, etiketler, kategorize eder.
Bir senfoni dinlediğinizi düşünün. Tüm sesleri teker teker anlamaya ve ayırmaya  çalıştığınızda senfoninin güzelliğinin farkına varabilir misiniz? Sizler  seslere odaklanmaya çalıştığınızda bütünün keyfini çıkaramazsınız.
Esasında tüm seslerin toplamı güzeldir. Senfoniyi dinlemeye çalıştığınızda analize etmek zorunda değilsiniz. Sadece dinleyin ve güzelliğinin tadını çıkarın.
Meditasyonlar sayesinde, ego oyunlarından teslimiyete geçtiğinizde ise sürekli sevginin ve huzurun olduğu bir alana geçersiniz. Bütünün hem izleyicisi hem de bir parçası olduğunuzu bilirsiniz. Bu duruma ulaştığınızda evrenin o muhteşem senfonisini duymaya başlamışsınız demektir.
Tüm notalar tek tek birleşip, aynı değerde katkılarıyla evrenin senfonisini oluşturur.
Bütünü farkettiğinizde işte evrenin mükemmel yapısını o zaman anlarsınız.

Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız

28 Nisan 2010 Çarşamba

KENDİN OL






"Her azizin bir geçmişi, her günahkarın bir geleceği vardır."
Oscar Wilde

Bir çoğumuzun ideal olmayan, mükemmel olmayan tarafları var. Hadi dürüst olalım. En zeki, en yakışıklı değiliz belki. Belki de çok yeteneksiziz, çok şişmanız, toplumun anlayışına ters düşen zevklerimiz var. Ne olursa olsun önemi yok, hepimiz bir şekilde varız bu dünyada. Hayatın içinde başkalarının istediği veya takdir ettiği şekildeymiş gibi yaşamını sürdürmek dünyanın en zor şeyi. Aslında burada olmamızın sebebi her yönüyle, her özelliğiyle orjinal BİZ olabilmek. Sonsuz özümüzün kendine özgü ifadesi şeklinde yaşamak
Hayattaki birincil amacımız kendimizi, kime göre, neye göre belirlenmiş olduğunu bilmediğimiz idealize standardların kalıplarına sokarak daha sevilebilir, daha kabul edilebilir olmak olmamalı .
İçinize baktığınızda, kendinizi incelediğinizde bulduğunuz enerjiler negatif veya pozitif ne olursa olsun bunun sizde olmasının bir sebebi var. Kesinlikle bir hata sonucu veya tesadüfen siz de bulunmuyor. Taşıdığımız negatif bir enerjinin aslında beki de iyileştirilmesi veya değiştirilmesi sonucu bir deneyim kazandırmak için sizde olabileceğini bilin. O neyse odur. Sakın direnmeyin veya görmemeye çalışmayın, sadece kabul edin.
Eğer bu enerji hayatınızda bir blok ise kendi kendine dağılacaktır. Eğer hayatınız içinde bunu dışarı vurmanız gerekecekse yargılamadan, ayıplamadan ve kınamadan bunu dışarı vurun.
Taşıdığımız her enerjinin kendine özgü bir zekası vardır. Yaşamımızda ne gerçekleştirecekse onu yapması için izin vermeliyiz. Bu zeka aynı zamanda sizinde zekanıza bağlıdır. Sizden ayrı değildir. Kendiniz için ne yapacağınızı, en iyi siz bilirsiniz.
İşte şimdi, şu anda kendimizi ne isek öyle kabul etmeliyiz. İlginç bir şey söyleyeyim, siz kendinizi ne zaman tüm yönlerinizle, taşıdığınız tüm enerjilerinizle kabul ederseniz, o kadar çok kabul edilebilir, sevilebilir hale geleceksiniz. Olmadığınız şeklinizle yaşadığınız her an, aslında sizin kendi aslınıza ihanetinizdir. Herkesin bu dünyaya verecek kendince bir şeyleri var, görevde kaçmamalıyız.
Bazılarınızda " Eğer ben bu yönlerimi kabul edersem, evren karşıma hep bu yanımı destekleyecek şeyler çıkarmaz mı ?" diye bir korku oluşabilir. Halbuki evrensel kurallar böyle çalışmıyor.
Sizin görmemeye çalıştığınız şeyler devam eder, yüzyüze gelme cesareti gösterdiğiniz şeyler ise bir daha gelmemek üzere kaybolur.
Hayatı tam anlamıyla deneyimleyebilmemiz için önce kendimizin her yönünü artısıyla eksisiyle tanımak için uğraşmalıyız. Ne olursa olsun bunların bize ait olduğunu veResim Ekle çok değerli olduklarını unutmadan.
Siz ne zaman ki başkalarının düşüncelerinin önemi olmadığı bir alana geçip, orada ayakta kalabilirseniz, doğduğunuzdaki kendinize özgü halinize o kadar yakın olursunuz.
Kendini yüzde yüzüyle kabul edemeyen ve sevemeyen birisi diğer insanları da oldukları gibi kabul edemez ve sevemez.

Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız



27 Nisan 2010 Salı

OLMAK YA DA OLMAMAK


Günlük hayatımızda her an karar vermek için iteleniyoruz. Bu veya şu olmalı, soğuk-sıcak, kuzey-güney, iyi-kötü, güzel-çirkin..... Aslında yaşam dediğimiz bir dualite oyunu ve biz farketmeden her an bu oyunun içinde debeleniyoruz. Ve şunu bilmeliyiz ki bu gezegen varoldukça bu ikiye ayırma oyunu süregelecek.
Dualitenin bize ne zararı olabilir ki?
Kutuplaşmalar olmadan yaşam nasıl bir şey?
Size bir gerçeği itiraf ediyorum. Dualite bizim yaratımımız. Biz yarattık ama dualitenin olduğu her yerde kargaşa da yaşamımıza eşlik etmeye devam edecek.
Dualitenin sloganı için bir seçim olsa herhalde Shakespeare'in
"Olmak ya da olmamak ,işte bütün mesele bu"  lafı seçilirdi.
Dualite yaşamımızın her anında ve her eyleminde karşımıza çıkar. En doğal eylemimiz ve yaşamın temeli nefesi bile, nefes alma, nefes verme diye ikiye ayırmışız. Aslında nefes alma-nefes verme yok. Nefes bir bütün.
Yaşadığımız tüm karmaşaların altında dualiteyi görürsünüz. Hastalıkların tedavisini yaparken bile bedeni ve ruhi olarak ikiye ayırıyoruz. Bu ayrım sürdüğü müddetçe de iyileşme işlemini geciktiriyoruz. Sağlığın anca bütünsel bir bakış açısıyla korunacağı gerçeğini unutuyoruz.
Dualitenin yarattığı karmaşa ve huzursuzluk, korkulara, endişelere ve savaşlara neden oluyor.
Savaşların temelinde ne var sanıyorsunuz?
Yine iyi-kötü çatışması. Hem de iki taraf için değişen bakış açılarıyla. Aslında tüm insanlığın aynı bütünü oluşturan farklı renkler olduklarını unutuyoruz.
Ying-Yang sembolünü bir gözünüzün önüne getirin. Aslında siyahh beyaz taraflar bir bütünün eş parçaları. İkisi de diğeri olmazsa bütünü tamamlayamıyor.

Dualite aldatıcıdır.
Dünya gerçekliğinde deneyimin esas olduğunu biliyoruz. Dualite bize deneyim yaratmak ve alacağımızı almak için alan yaratıyor aslında. Eğer dualite olmazsa seçim olmasına da gerek kalmaz. Halbuki dünya deneyiminin en temeli olan özgür irademizle, dünyasal yaşantımızın yolunu belirlemek için seçimler yapıyoruz ve bu yolda ilerliyoruz.. Yani hepimiz dünya düzleminde dualiteyi bir araç olarak kullanıp hayatı deneyimliyoruz.

"Dualite hem olmalı, hem de bunu aşmalıyız diyorsun. Bu bir ikilem değil mi?" diyebilirsiniz.

Şimdiye kadar çeşitli seferlerde ifade ettiğim bir yaşam modeli herhalde buna en iyi çözüm. Dualitenin varlığının farkında olarak hem oyunun içinde, hem de oyunun gözlemcisi modunu aynı anda deneyimleyebilmek  benim kendi bulduğum çözüm. Hiç kolay değil bu dediğim ama aynı anda iki alanda da yaşamı idame ettirebildiğimiz an, farkındalıklı yaşam başlıyor.
Farkındalığa geçtiğinizde gördüğünüz şey ise mutlak gerçeklikte dualitenin yer almadığı.
Doğduğumuzda bütünün parçası olduğu bilinciyle doğarız. Doğduklarında çocuklar dualiteye dahil değildir. Çocuk büyüdükçe, çevre, inanışlar ve erişkinlerin yaşam formlarının eşliğinde çocuğun da bu yanılsamaya girmesine sebep oluyoruz. Ve büyüdüğünde gerçek özünden uzaklaşmış hale geliyor.
Hepimiz aynı kozmik gücün parçalarıyız. Herşeyin özünün birbirine bağlı olduğu birlik var. Ne başlangıç ne bitiş, ne doğum ne ölüm. Gerçeğin düzleminde sadece sessizlik var. İçinde bulunduğumuz beden ölür, ruhumuz ise ölümsüzdür. Duyularımızla hissettiğimiz her şey  bir gün kesinlikle kaybolacaktır. Kaybolmayan özdür.
Bu sessizlik içinde düşünceler bile kaybolur.
Gerçek özü tekrar yakalamak ve çocuğun dualite dışı haline dönebilmek için, geçmiş geleceğin olmadığı, şimdiki anın hükmünü sürdüğü alana girmeliyiz. Bu alanı deneyimlemek yaşam içinde de mümkün. Zihnimizin seslerinin sustuğu, özümüze en yakın olduğumuz, bağlantıda hissettiğimiz alana ulaşmalıyız. Bu alana ancak meditasyonla ulaşabiliriz.
Bu alanda özümüzle bir oluruz ve dualite dışına çıkmış oluruz. Bu biliş hali geliştiğinde işte aydınlanmışlık gelişmiştir. Burada yani aydınlanmanın önemini yitirdiği anda, sadece sevginin hükmünü sürdüğü alanda yaşamaya başlarsınız.

Mutlak gerçeklikte sadece sevgi vardır.

Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız

25 Nisan 2010 Pazar

PAZAR HİKAYELERİ - PERVANE ve KAPLANIN YOLU



KAPLANIN YOLU
Ormanın derinlerinde yaşayan bir tilkinin ön bacakları yokmuş. Kimse bu bacakların neden olmadığını bilmiyormuş. Bir rivayete göre av kapanına takıldığı söyleniyormuş. Ormanın kenarında yaşayan bir adam tilkiyi sık sık görüyor ve karşılaştığında bu haldeki zor hareket eden tilkinin nasıl beslendiğini merak ediyormuş.
Bir gün yine ormanda gezinirken tilkinin yakınında durduğunu farketmiş  ve bu arada tilkiye yaklaşan bir kaplan görmüş. Kendini kenara atıp saklanmış. Kaplan pençelerinin arasında yeni avladığı hayvanın etini yemiş ve kalanları tilkiye bırakıp uzaklaşmış.
Bu durumdan çok etkilenen adam bir kaç gün sonra aynı şekilde kaplanın yediği av etinin kalanlarını tilkiye bıraktığın görünce:
"Eğer tilki hiçbir şey yapmadığı halde ilahi güç ona besleneceği şeyleri sunuyorsa, niye ben de kenarda bekleyip bana gelecek besinleri beklemeyeyim?"
Bunun üzerine adam hiç bir şey yapmadan, kendisine yiyecek sunulmasını beklemeye başlamış. Günler geçmiş, haftalar geçmiş. Adam açlıktan bitap düşmüş. Kilosu azalmış, vücudu bir iskelet haline gelmiş. Öyle kötüleşmiş ki, neredeyse zihnini kaybedeceği sırada bir ses adama seslenmiş:
"Hey sen, yanlış yoldasın. Sakat tilkinin yolunu uygulayacağına, kaplanın yolunu takip etmelisin"
Kişi, başkalarına uyup hayatın kolay yolunu seçerek değil, elinden gelenin en iyisini yapacağı yolları seçerek yaşamalıdır. Hayat mücadelesi bunu gerektirir. Elinden geleni yapıp, sonra Yaratıcı'dan gelecekleri beklemelisin.

PERVANE
Bir zamanlar uzak diyarlarda Neru adında bir kadın yaşarmış. İlmini ve derinliğini merak ettiği bir Sufiyi bulmak için evinden ayrılmış. Sufinin yaşadığı kasabaya vardığında  kasabadakiler bilgenin dağlarda yaşadığın söylemişler.Kadın hava kararmadan bilgeyi bulmak için yola koyulmuş. Güneş battığında uzaklarda parlak bir ışık farketmiş. Isığın kaynağına yaklaştığında ise parlak bir yağ lambası ve etrafında kanat çırpan pervanelerden başka bir şey görememiş. Tam Sufiyi bulamadım diye düşünürken biraz ileride ince bir ışık süzmesi daha farketmiş. Buraya yaklaşınca mum ışığında kitap okuyan Sufiyi farketmiş.
Sufiyi selamlamış ve  merakını gidermek için:
"Neden oradaki parlak ışık dururken mum ışığında okumaya çalışıyorsun?" demiş.
Sufi sakince:
"Gördüğün gibi parlak ışıklar pervaneler içindir. Işık sayesinde beni rahat bırakıyorlar ve ben mumumun ışığında kitabımı okuyabiliyorum."

Sevgiyle kalın.

Erkan Sarıyıldız

23 Nisan 2010 Cuma

CESUR BAKIŞ


Bir zamanlar bir filozof balık yaşarmış. Okyanuslarda yaşamını sürdürürmüş. Bir gün çok büyük bir sıkıntı içinde durup düşünürken etrafından geçen balık dostları:
"Sevgili filozofumuz, neden böyle derin bir sıkıntı içinde duruyorsun?"
Filozof balık dertli dertli cevaplamış:
"Nereye gitsem, herkes okyanus denen bir yerden bahsediyor ve oranın güzelliğinden dem vuruyorlar. Okyanusu bulmak istiyorum. Güneye, kuzeye, batıya, doğuya her tarafa gittim aradım taradım ama okyanus denen yeri bulamadım."

Filozof balığı bir düşünün. Bir taraftan okyanusu duymanın, ona inanmanın yeterli olmadığını düşünüyor, deneyimleyerek gerçeğine ulaşmak istiyor. Fakat bilmiyor ki aslında okyanusun bir parçası. Okyanusta olduğunu, onun bir parçası olduğunu anlaması için gerekli algı gücü olmadığı için, bu gerçeğin farkında değil.
İşte insanoğlunun TANRI ile ilişkisi de böyle.
Kişinin inancının kendini değiştirebilmesi için, bu inancını deneyimlemesi esastır.
İnsanoğlunun şimdiye kadar yaşarken kendine öğretilen, içinde yoğrulduğu sistemlerden farklı bir bakış açısına ulaşması çok büyük cesaret isteyen bir iş. Herkesin harcı değil bu değişimi, dönüşümü sağlamak.
Aslında zihin yüzlerce insandan ödünç aldığımız parçalardan oluşur. Zihni nasıl etkilerseniz öyle şekillendirirsiniz. Zihin sizin ailenizden,toplumdan, eğitiminizden, mensup olduğunuz dini inaçlarınızdan etkilenerek şimdiki halini alır. Dünyada yaşamak için zihne kesinlikle ihtiyacımız var. Fakat zihin bizi gerçeğe ulaştıramaz. Gerçeğe ulaşmak entellektüel yolla değil deneyimlemenin sonucu  oluşur. Zeka yaşamak için gereklidir, fakat sadece kısıtlı bir alanda  yaşamanızı sağlar. Biliyoruz ki hayatı sürdürmek yeterli değil tam anlamıyla yaşamak önemli. Zekanın yolu ise bu tamlığı sağlayamaz.
Hepimiz fiziksel realitelerle karşılaştığımızda duyularımız sayesinde varolduklarını biliriz. Fakat iş TANRI inancına geldiğinde bize sadece inanmamızın yeterli olduğunu söylemişler fakat TANRI'yı deneyimlememiz öğretilmemiş. Hatta bu konuda sorgusuz sualsiz kabul için zorlanmışız. Halbuki kişi bir şeyi sorgulamadan gelişmesi mümkün değildir. Tabii bu yolun zor olan yol olduğunu bilerek. Hazır şablonların ve sorgusuz kabullenmelerin ışığında yaşamak kolay. Fakat insanı, gerçek insan haline dönüştüren, sorgulayıp, kendi deneyimleriyle öğrendikleriyle kendini yeniden oluşturmaktır.
Eğer yaşamın daha derinlerine inmek ve anlamına ulaşmak istiyorsanız gerekli donanıma sahip olmalıyız. Sahip olduğumuz beş duyu ile fiziksel dünya dışındaki düzlemi anlamamız mümkün değil. Esas evrenin yapısına ve TANRISAL birliğe ulaşmamızın anahtarı içimizdeki Tanrısal özün farkına varmakla olur.
 İnsan zihni hemen bir sonuca varmak üzerine programlı. Aslında kişilik dediğimiz yaşamdan çıkardığımız yüzlerce sonucun birlikte oluşturduğu bir paket. Ruhani gelişimde de alternatif olarak böyle bir sonuçlar paketi oluşturmamalıyız. Eğer sonuç beklentisi olmayan bir varoluş şeklini seçersek, kendimizin varoluşun küçük bir parçası olduğunu görmeye başlarız. Bu şekilde de yaratımın sınırsızlığını anlama yolunda bir aşama kaydetmiş oluruz.

YARATICI ile sadece, özel anlarda, ritüeller içinde, kutsal alanlarda değil, yaşadığımız her anda ve aldığımız her nefesle nimetlerine şükrederek en yakın dostumuz gibi diyalog kurmayı başarmalıyız. Varlığını her an hissetmeli ve lütuflarını deneyimlemeliyiz.

Bilmek değil, deneyimlemek  değiştiricidir.

Sevgiyle kalın.

Erkan Sarıyıldız


22 Nisan 2010 Perşembe

KALEİDOSKOP



Kim mutlu olmayı istemez ki?
Herkes yaşamında mutluğu ister. Hep daha çok nasıl mutlu olurum, sonsuz mutluluk içinde yaşarım arayışında hayatını geçirir. Günebakanların güneşe dönüşü gibi bizlerde mutluluğun parıltısını takip ederiz.
Evet işte hayatımın en mutlu günü deriz bulduğumuzda, ama ne yazık ki ardından kısa süre sonra bu hazzın da aradığımız olmadığını anlar, sonra tekrar arayışımızı sürdürürüz. Mutluluğun çözümünü varlıkta ararız, fakat tüm dünyaya sahip olsak da bunun coşkusu geçici olur.
Peki nedir mutluluk, nerede bulunur, sonsuz mutluluk var mı?
Doğduğumuz günden itibaren aslımızdan ve birlikten uzaklaşmanın üzüntüsü ile ağlayarak doğarız hayata. Hüzün varoluşun temelinde vardır. Bu esasında sınırlandırılmanın kabullenilişinin hüznüdür. Eğer bu hüzünden kurtulmak istiyorsak teslimiyeti deneyimlememiz lazım.
Mutluluk aslında bir  zihin durumudur.
Mutlu olmak bir tercihdir.
Bu konuma ancak mutlu olmayı seçmekle ulaşabiliriz.
Bazı insanlar görürsünüz, yaşamında temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamazken gözünde bilgece ve mutlu bir bakış yakalarsınız. Bu insanlar, temel mutluluk anahtarına sahip insanlardır.
Nedir bu anahtar?
Sürekli söylediğim gibi esas zenginlik, elinizde olanların varlığını bilmek ve bunlara şükretmektir. Sahip olamadıklarınızın ah vahlarına kapılan bir birey, isterse dünyaya sahip olsun, en fakirimizdir.
Eğer mutlu olmak için ne kadar çok şeye ihtiyaç duyar ve araştırırsanız, hayatınız o kadar hayal kırıklığı ve üzüntüyle dolar.
Mutluluk için temel olan ben merkezinden uzaklaşmaktır. Siz ne kadar ego yönelimli yaşarsanız o kadar zor mutlu olursunuz.

Çok sevdiğim bir söz var:
"Duygu dünyasında kalıcı bir ev bulamazsınız. Çünkü değişim, titreşimsel varoluşun temel kuralıdır. Kaleidoskoptaki tek bir görüntüyü durdurup, o sahneye gözyaşı dökmenin hiçbir yararı yoktur."
The Light on the Path

Güzel veya çirkin her şey hayat nehrinde yıkanıp bizlerden uzaklaşır. Çünkü hayat durağan değildir. O yüzden dışarıdaki herhangi bir koşula bağlı olan mutluluklar bu akışa karşı koyamaz. Hepimiz büyük mutluluklara ulaşmak istiyorsak, ufak mutluluklardan feragat etmeyi öğrenmeliyiz. Amacımız yüksekler, daha yüksekler olmalı.
Gerçek mutluluk, çok kısa süreler de olsa kendimizden uzaklaştığımız anlarda saklıdır. Kendinizin çok güzel bir müzik dinlediğinizdeki, enfes bir manzaraya baktığınızdaki veya bir sanat eserini gördüğünüz anlardaki hislerinizi hatırlayın. Kısa süreli de olsa sonsuz bir huzur hissini deneyimlediğiniz o keyifli anları. Ya da yapmaktan çok hoşlandığınız bir hobinizi gerçekleştirebildiğiniz o özel anları.
Tüm bunlarda aslında mutluluğun sebebi, kendimizden uzaklaşmış olmamız. İşte bu süreleri, anlardan daha uzun zamanlara uzatmak istiyorsak, üstbenliğimizle bağlantımızı kurmayı öğrenmek ve bu  bağlantı içinde yaşamaya çalışmak lazım. Yani özümüze dönmek ve üstbenliğimiz ile diyaloğumuzu geliştirmek. Meditasyonlarınızda yaşadığınız bağlantı hissinizi yaşama taşımak. 
Mutluluk peşinde koşarak geçirdiğiniz her an, mutsuzluk zincirleri sizi daha sıkı bağlar.
Beklentili yaşamak, olmanızı engeller.
Burada amaç mutluluğu aramak değil, yaşam yolumuzu daha yüksek frekanslı bir alana taşımak olmalı.
İlahi akışta olun, karşı koymadan, çaba göstermeden. Mutluluk, peşinde olmadığınız an yanınızda belirir.

Sevgiyle kalın.

Erkan Sarıyıldız

21 Nisan 2010 Çarşamba

AYIN YANSIMASI



Hiç ayın sakin bir suyun yüzündeki yansımasını izlediniz mi?
Nasıl güzeldir ve huzur vericidir. Suyun üstünde bir inci gibi parıldar. Gökteki ay suyun içine düşmüş oradan sizi selamlıyor gibidir.
Fakat aniden bir dalga  oluştuğunda veya suyun yüzeyi hareketlendiğinde ayın görüntüsü bulanıklaşır. Ay bozuldu zannedersiniz ama gökyüzünde ay parlamaya devam eder. Sadece sureti bozulmuştur, esası sağlamlığını korur.
Eğer kişi yansımanın ay olduğunu düşünürse, ayın yapısının bozulmasına endişelenir. Halbuki ay  pırıl pırıl gökyüzünde hiç değişmeden dünyaya ışığını yansıtmaya devam etmektedir.

Hepimiz bedenin sınırlamaları içinde akıl ve zekanın koyduğu kurallarla dünya deneyimimizi yaşıyoruz. Hem öyle bir sınırlama ki sonsuz potansiyelleri olan bir varlığın dünya deneyimini yaşayabilmesi için, kendisine göre çok ilkel yapıda ve dar frekanslı bir aracıya girdiğini düşünün. Tabii bu nasıl mümkün olabilir; unutarak. Eğer tüm potansiyelin bilgisine sahip olunsaydı herhalde yaşadığımız her günü bir hapishanede geçiriyormuş hissinden kurtulamazdık. Dünya deneyimi Tanrısal öze sahip yapının, ilkel bir hayvansı yapı içinde deneyimlemesi üzerine dayalı aslında. O yüzden buna katlanılması için UNUTULMALI.
Yaşadığımız Dünya bir illüzyon. Herşey, her olay bizlerin görevlerini ve yaşamı deneyimlemesi için kurulmuş bir dev arena. Bunun için bu sahnede rolümüzü yapabilmeye uygun beden kıyafetlerini giymek zorundayız. Yani bedenimiz birer Dünyasal AVATAR.
Aslında birey  üstbenliğin yarattığı bir illüzyondur. Birey deneyimlerinin yarattığı bilgiyi üstbenliğe aktarır, oradan da bu bilgi birliğe ulaşır. Evrenin çalışma prensibi deneyimsel bilginin oluşup Tanrısal birliğe ulaşmasıdır.
Algılarımız, duygularımız ve düşüncelerimiz bizlerin birliğin  parçası olan tarafımızı deneyimlememize engel olur. Dünyasal nimetlere ve duygulanımlara bağlanan  kişi dünyasal acı ve zevki deneyimler. Dünyasal yapımız sürekli bir değişim içindedir. Bu değişen maddesel taraf gerçek BEN'den farklıdır. Gerçek doğamız bu değildir. Bu değişimler içinde BEN den uzaklaşırız. Çocuktuk, şimdi erişkiniz ve yaşlanacağız.
Tüm bu değişimler içinde BEN aynı kalır ve sadece değişimi deneyimler. Bizim yaşam içinde yapmamız  ve anlamamız gereken, içimizdeki değişmeyen parçamızdır ve onu yaşamın içinde temsil etmektir.
Ben  değişmeden kalır. Vücut, zeka, zihin değişir fakat Ben hep aynıdır.
Bu gerçeğe varan kişi, BEN seviyesinde yaşamaya başlar ve dünyadaki olaylara ve değişimlere tanıklık konumunda kalır. Dünya deneyimini yaşamayı sürdüren bir tarafı olduğu gibi sonsuz huzur ve mutluluk içinde bunlara tanıklık eden bir tarafı da öylece durmaktadır
Dünya'nın değişimleri içsel oluş halimizdeki huzuru etkileyemez.
Az önceki ayın yansımasında esas bahsettiğim BEN ayı, sudaki yansıması da Dünyasal halimizi sembolize eder. Sudaki yansımalar nasıl değişirse değişsin Ay hep aynı kalacaktır.
En büyük yanılgı ise gerçek BEN'in, sudaki yansıma olduğunu zannetmektir.


Sevgiyle kalın


Erkan Sarıyıldız


20 Nisan 2010 Salı

EY ÖZGÜRLÜK


Hani bazı kelimeler vardır, duyduğunuzda içinizde bir hoşluk hissi, bir ferahlık, bir coşku hali belirir. 
ÖZGÜRLÜK
Ne kadar pozitif ve hoş bir tınısı var bu kelimenin. Herkesin doğuştan hakkı olan bu oluş durumu.
Özgürlük herkesin  istediğini seçebilme hakkıdır.
Özgürlük gemisinin kaptanı olmaktır.
Özgürlük hayatınıza kendinizin sahip olduğunuzu ve sadece kendi sorumluluğunuzda olduğunu bilmenizdir.
Biliyorsunuz, dünya deneyiminin en önemli özelliği, buranın özgür irade gezegeni olmasıdır. Burada herşey dene-yanıl yöntemiyle öğreniliyor ve seçimlerimizin sonuçlarını yaşıyoruz. Dünyaya geldiğimiz anda tam anlamıyla özgürlük bilinciyle doluyken, büyüdükçe kendi zihnimizin zindanlarında özgürlüğümüzü yitiriyoruz. Çocukları bir gözleyin. Koşullanmalar olmadan aynı olaya her seferinde nasıl da farklı tepkiler verebiliyorlar farkettiniz mi?
Özgürlük için en büyük engel kendimize koyduğumuz sınırlamalardır. Bu sınırlamalar ise çocukluktan erişkinliğe geçtiğimizde oluşuyor. Erişkin zihni herşeyi sınıflama, forma sokma özelliğiyle bu süreci oluşturur.
Yani çocuksu özgürlüğümüzden, tutsak erişkinliğimize dönüşüyoruz.
Özgürlük hepimizin doğuştan gelen hakkıdır.
Fakat şimdi aklınızdan bu nasıl özgürlük diyebilirsiniz?
"Ben bu kadar sorumluluk altında nasıl her istediğimi yapabilirim, istediğim yere gidebilirim?"
Sizler kendinizin özgür olduğunuza inandığınız kadar özgürsünüz.
Hayatınızda daha çok özgürlük yaratmak istiyorsanız, özgürlüğünüzün olmadığı alanlara bakmak yerine özgürlük oluşturduğunuz alanları görmeyi bilmelisiniz. Kendi tutsaklıklarına üzülmeye başlayan insan, kurban rolüne bürünmüş demektir. Bu rolü üstlendiğinizde elinizdeki gücünüzü kaybedersiniz.
Bazılarımız da diğer insanların yaşam ihtiyaçlarını karşılamak için yaşadığını söyleyip kendilerini tutsak hissederler. Başkalarının sizden sizin vermek istediklerinizden daha fazlasını istediği alanlar  olduğunu farkettiğinizde kendinizi kapana kısılmış gibi hissedebilirsiniz. Fakat biliyorsunuz karşımıza çıkan insanlar bize ayna görevi görürler. Bu bize aslında kendimizle olan ilişkimizi düzenlemek için bir uyarıdır. Kendi özgürlük alanlarımzı oluşturma uyarısı. Başkalarının isteklerinden çok kendi isteklerimizi öne almamız gerektiğini göstermektedir.
Özgürlük kendimiz için yarattığımız bir şeydir. Bunu başkası bize veremeyeceği gibi, elimizden de alamaz. Sahip olmak da elinizden çıkarmak da sizin iradenizle olur.
Bir çoğunuz iş ortamında sabah git akşam geller ve mesailer içinde özgür olmadığını ve kapana kısıldığını düşünmekte, biliyorum. Fakat bu durumda bile büyük resme bakmayı başarabilirsek özgürlüklerimizin farkına varabiliriz. İşe niye gidiyoruz? Para kazanıp hayati ihtiyaçlarımız karşılayabilmek için. Bu işi de kendi isteğimizle para kazanabilmek için bulduk. Gerekirse para kazanmak için başka bir iş seçme özgürlüğüne sahibiz değil mi? Özgür alanlarımızın farkına ne kadar varırsak, hayatımızın kalitesini bir o kadar arttırabiliriz.
Özgürlüğümüzün önüne koyduğumuz en büyük engel, bizim dünyayı görme şeklimizdir. Özgür olmama başkalarından değil, kendi düşünsel süreçlerimizden kaynaklanır. Olaylar karşısında farklı düşünme şekilleri geliştirerek kendimize özgürlük katabiliriz. Ayrıca başkalarının kendileri olmasına izin verirsek hem kendimizin kafasındaki kalıpların içinde boğulmayız hem de karşımızdakini özgürleştirmiş oluruz. Bir örnek verirsem:
Özel günlerinizde çiçek getirmeyen eşinize sizin kafanızda "ÇİÇEK GETİRİLMELİ" resmi olduğu için kızıp hayatı keyifsiz ve kızgınlıkla geçireceğinize, eşinizin sevgisini ifade etmek için çiçeğe ihtiyacı olmadığını ve sizi sevdiğini düşünmeye geçtiğinizde kendinizi ve eşiniz özgür kılarsınız. Herkes sizin kafanızda yarattığınız gibi yaşamak zorunda değili anlamalıyız. Herkesin farklı bakış açılarının yaşama renk getirdiğini unutmayalım.
İlişkilerinizde de siz ne kadar özgürlük sunarsanız o kadar özgür olursunuz. Kimse kimsenin malı değil. Herkes kendi yaşamının kararlarını vermekde en az bizim kadar özgürlüğe sahip. Çok ilginçtir ki siz kişilere ne kadar özgürlük verirseniz düşündüğünüzün aksine size o kadar çok bağlanır. Kıskançlık veya kontrol etme şeklinde yarattığınız zindanlarda karşınızdaki kadar, aslında sizde birer tutsaksınızdır. Bu istek ve duygulardan kurtulmak sizi ve karşınızdakini özgürleştirir.
Herkesin kendi hatalarını  ve kendi güzelliklerini yaşamalarına izin verin. 
Olaylar karşısında nasıl tepki vereceğiniz sizin özgürlüğünüzdür. Mutluluk ve keyif içinde davranmak üzerine seçimlerinizi belirlediğinizde, sonsuz bir özgürlük içinde tam doygunluğuyla yaşamınızı sürdürürsünüz.

Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız

18 Nisan 2010 Pazar

PAZAR HİKAYELERİ- BERBER DÜKKANI



Bir adam sakalını traş ettirmek ve saçını kestirmek için bir berber dükkanına gider. Berber çok konuşkan bir adamdır ve bir taraftan traş ederken bir taraftan da çok ateşli bir şekilde sohbete dalarlar. Konu konuyu, laf lafı açar. Konuşmanın bir yerinde berber:
"Ben Tanrı'nın olduğuna inanmıyorum."der
Müşteri:
"Niye böyle söylüyorsun?" 
Berber:
"Tanrı'nın olmadığını anlamak için sokağa çıkıp etrafa bir bakman yeterli. Söyle bana, eğer Tanrı olsaydı, etrafta bu kadar hasta insan olur muydu?
Aç, susuz, sokakta yaşayan çocukların olmasına izin verir miydi?
Eğer Tanrı olsaydı ne acı ne de sıkıntı olurdu. Ben sevgi dolu bir Tanrı'nın bunlara izin verebileceğine inanmıyorum."der.
Müşteri içinden düşünür fakat tartışmaya neden olmamak için bu konuda konuşmaz. Berber işini bitirir ve müşteri dükkandan ayrılır.
Dükkanı terkettiği anda köşede saçları kirden yapış yapış olmuş, sakalları uzamış bir adamla karşılaşır. Müşteri gerisin geriye dönüp, dükkanın kapısını açar ve berbere yönelerek:
"Biliyor musun berber diye birisi yok."
Sözlerin karşısında şaşkınlığa uğramış berber:
"Nasıl böyle bir şey söylersin? İşte ben burdayım, hani biraz önce saçını kesmiştim. Hatırlamıyor musun?"
Müşteri:
"Hayır. Eğer berber var olmuş olsaydı, kapının önündeki adam gibi saçı sakalı birbirine karışmış insanlar dışarıda olamazdı."
Berber:
" Fakat berberler var, biliyorsun. Eğer bu insanlar bana gelmez ise ben nasıl onların bakımlarını yapabilirim?"
Müşteri:
"Kesinlikle haklısın. İşte ana hareket noktası bu. Tanrı da var. İnsanlar Tanrı'ya ve O'nun yoluna gelip doğruyu aramadıkları ve O'na sığınmadıkları için dünyada bu kadar acı ve sıkıntı var."

AŞIK

Aşık sevdiğinin kapısını çalar:
"Kim o?" diye sorar sevgili.
Aşık cevaplar:
"O benim."
Sevgili cevaplar:
"Çabuk kapımdan uzaklaş. Bu ev hem sana, hem bana dar gelir."
Bunun üzerine üzgün aşık bulunduğu yerden uzaklaşır ve bu söz üzerine düşünür, düşünür.Önce anlam verememişken ne olduğunu anlamaya başlar. Tekrar kapıya döner ve kapıyı çalar.
"Kim o ?" der sevgili yeniden.
Aşık cevaplar:
"Ben senim."
Ve kapı ardına kadar açılır.


Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız

16 Nisan 2010 Cuma

KURBAN MODU


"İnsanların, kendileri için savaşmak yerine, kurban rolü üstlenerek  huzur buldukları  kurbanlar toplumunda yaşıyoruz."
Marilyn Manson ( Müzisyen)

Kendi hayatınızın sorumluluğunu üstünüze alıyor musunuz yoksa kurban olarak mı yaşıyorsunuz?
Bu soru herhalde kendimize soracağımız en temel sorulardan biri. Kişiler kendi başarısızlıklarını, kendi yaşam koşullarını, kendi eksikliklerini, başkalarına, sisteme, veya Yaratıcı'ya  yansıtma mekanizmasını kullanmayı çok seviyor. Sürekli bir şikayet durumu ve gerçeği görmeme sanrısı içinde kendi iç dünyalarında rahatlığı sağlamaya çalışıyor.
Genelde bu tip yansıtmaların ana cümlesi
"Bu benim suçum değil" ile başlar. Ardından anne-baba, patron, sistem, Tanrı, kader ; o anda suçu atabileceğimiz ne bulabilirsek cümle tamamlanır.

"Yalnız olmak, insanların beni sürekli üzmesi benim kaderim."
"Benim şu andaki durumumun sebebi anne-babamın beni güvensiz yetiştirmesi."
"Fakir olmamın sebebi, Tanrı'nın beni cezalandırması."

Halbuki görmüyoruz ki tüm bunlarda olayın esas sorumlusu biziz. Durum ne olursa olsun bu şekilde yaşamamızın sebebi bizim eksikliklerimiz, yetersizliklerimiz, seçimlerimizdir.
Ama tabii ki kimse kendisinin hatalarıyla yüzleşmek istemediğinden, kurban rolü üstlenmek daha kolay bir kaçış yoludur.
Çünkü insanın kendisini suçlaması, kendini eksik hissetmesi yani kendisiyle yüzleşmesi herhalde dünyanın en zor işi. Bunu yapmak yerine oluşan olaylardaki sorumluluğu başkasına atıp, en azından bir süre daha kendimizle yüzleşmeyi geciktiriyoruz. Hatta bazen yaşam öyle başlayıp, öyle bitiyor.
Esasında burada bizler kişisel rahatlama yapıyoruz zannederken, kendi gelişimimizi sabote etmiş oluyoruz. Bir yaşamsal patern sürekli karşımıza çıkıp duruyorsa yapılması gereken, başka şeylere suçu atmak değil, bu olayların gelişiminde kendi eksikliklerimizi görmekle işe başlamaktır. Yani kişisel farkındalığa geçmektir. Bu biraz önce söylediğim gibi gerçekten insanın en zorlandığı şeydir ama sonucunda geleceğiniz durum, gücünü eline almaktır ki artık önünüzde hiç bir engel duramaz.
İnsanın en büyük zenginliği, kendini ne kadar tanıdığıdır.
Bu farkındalığa geçmek için yapabileceklerimizi gözden geçirelim bakalım.
-Affetmek. Bizim ilerlememizi durduran bizi geriye çeken bu duygularımızı ve suçladıklarımızı affetmekle işe başlamalıyız. Kimse sizin başarısız veya mutsuz olmanızı istemiyor ve aynı zamanda kimse siz izin vermediğiniz müddetçe üstünüzde hakimiyet kuramaz. Suçladıklarınıza olan kininizi affediciliğiniz ile ortadan kaldırın.
-Dünyanın size borcu olmadığını bilin. Hiç kimsenin size borcu yok. Bir şey istiyorsanız onun arkasından gidecek olan sizsiniz. Hayat her zaman adil değil. Siz bir şey yapmak veya bir şeye ulaşmak istiyorsanız, kendi bileğinizin hakkıyla başarabilirsiniz.
-Kendinizden sadece siz sorumlusunuz. Geçmişinizde yaşanılmış kötü olaylar, hüzünlü anlar, yetersizlikler olabilir. Geçmişi geriye getirmek veya kontrol etmek mümkün değil, fakat bugün ve yarınların nasıl olacağı tamamen size bağlı. Sorumluluklarınızı üstünüze alın.

Siz yaşamınızın sorumluluğunu alıp yaratmazsanız, başkalarının yarattığı yaşamlarda yaşarsınız.

Kurban modunda yaşamak bir kısır döngüdür. Sürekli kendiniz için üzülmeye devam ederseniz bu düzen kolay değişmez. 
Bu döngüyü kırmayı başarırsanız önünüzde, artık zavallı bir kurban olmayan siz için bir çok imkanın  sunulduğu pırıl pırıl günler, yaratılmayı bekliyor.

"Büyüklük, sorumluluk alarak gerçekleşir."

 Sir Winston Churchill

Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız



15 Nisan 2010 Perşembe

OYUN ARKADAŞI ARANIYOR


Yaşam gerçekten komik bir oyun.
Şükürler olsun ki yaşamın bir oyun olduğunu görebilme farkındalığına ulaşmışım. Artık herşey o kadar komik geliyor ki. İnsanların davranışları, ilişki dinamikleri, kendime yaptıklarım, o şaşaalı örtülerin altındaki gerçek varoluşlar o kadar ayan beyan görünüyor, o kadar bağırıyorlar ki seslerini duymamak için sağır olmak gerekiyor.
Bu aşamaya gelince zevkleriniz de garipleşiyor. Benim şu an en büyük hobim, kişilerin birbirlerine oynadıkları oyunları izlemek. Bazen kahkahalar atasım geliyor. Öyle bildik oyunları , toplasanız üç beş yöntem üstünden öyle süsleyerek oynuyoruz ki birbirimize, en yetenekli sanatçılara taş çıkaracak temsiller dönüyor aramızda.
Benim seyirci koltuğundaki yerime komşu koltuklarda oturmak istiyorsanız, önce bu oyunların dramasına kapılmadan tanımayı öğrenelim.
Birinci şart, eğer oyun oynanan kişi sizseniz bu oyunun draması içine girmemeyi öğrenmek. Seyirci konumundayken iş daha zevkli. Ama karşınızdakilerin ne kadar ciddi rol yetenekleri olduğunu unutmayın. Seyirci olayım derken sahnenin tam ortasına da düşebilirsiniz.
Manipülatör konumundaki kişi sizi oyuna çekmek işini asla aşikar yapmaz. Ruh hali "Gizli  saldırganlık" konumundadır. Sizin duygusal açıklarınızı çok iyi biliyordur. Yani sizi nereden vurabileceklerinin bilincindedirler. Çünkü eminim bu oyunlar sizin üstünüzde onlarca kez oynanmıştır ve sizler de sevilen birer oyun eşisinizdir.
Bir diğer dikkat edeceğiniz nokta manipulatör asla adil savaşmaz. Lafa çok güzel başlayıp ardından sizi vurmayı bilir. Komik bir örnek:
"Saçlarının rengini çok beğendim, en azından beyazlarını kapatmış."
Konuşmaya başlayıp bir şeyler paylaşmak istersiniz, fakat konuyu kendi üstüne çekmeyi çok iyi bilir.
Siz çok "Kötü bir gün geçirdim" diyemeden, cevap "Öyle mi? Bak ben de sana başımdan geçenleri anlatayım." olarak devam eder.
Manipulatör sizlerin duygusal açıklarınızı çok iyi yakalar. Hangi tekniği kullanacağını sizin açıklarınıza göre belirler. Bir teknik işe yaramazsa diğer tekniğe geçmede de hiç zaman kaybetmez. Peki bu teknikler neler, bir gözden geçirelim.
-Suçluluk hissi yaratmak: Bu en çok kullanılan tekniklerden biridir. Üstünüzde baskı kurabilmek  için kişi, duygu sömürüsünde bulunarak sizi ağızlara layık lokma haline getirir.
"Eğer sen bu şekilde davranmasaydın ben bu halde olmazdım.
Benim şu andaki durumda olmama sebep senin şu davranışların"
ve daha onlarca sayabileceğim süslü fakat acıtıcı laf grupları umarsızca ağzından dökülür.
-Korkutmak: İstediği şey olmadığı veya yapılmadığında sizi zora düşürecek şeyleri yapacağı konusunda şantajlar sunar.
"Eğer bana ilgi göstermezsen seni boşarım
Bana şu şekilde davranmazsan işinden olursun"
gibi tehdit dolu laflar çok sevilir.
-Yol ayrımına sokma: İstediği yapılmayan kişi  sizi "ya ben/ ya o " yol ayrımına sokar. Seçim yapmak zorunda bırakılırsınız.
-Borçlandırma: Size yapılan duygusal veya maddi yardımlar manipulasyon aracı olarak kullanılır.
"Ben sana bu kadar yardımda buılundum, sen bana borçlusun. "
-Söze karşı söz verme: Kendi yapması gerekeni sizin yapmanız gerekenin ardından yapacağını söyleme.
"Bak sen şunu yapmayı kabul edersen ben de şöyle yapacağım"
-Söz salatası: Bu da en çok kullanılanlardan biri. Kişi sizi manipüle etmek için o kadar ustalıkla ve o kadar ardıardına konuşur ki, siz artık ne olduğunu anlayamadan esiri olursunuz.
-Ayırma yöntemi: Bu çoklu kontrol etme isteği üzerine geliştirilen bir yöntem. İki kişi arasında laflar taşınır ve iki tarafın arasında kontrol noktasında kalınır.

Kişiler peki neden manipulasyon tekniklerini kullanıyor diye düşündüğümde ön planda   KONTROL çılgınlığı aklıma geliyor. Kişiler, ilişkilerinde üstte olmak ve kişiyi emrine almak için bu yöntemleri çok ustalıkla birbirlerine uyguluyorlar.Tabii ki  insanların bunları uzun planlar sonucu uyguladığını zannetmeyin. Bu mekanizmalar o anda sizin duygusal boşluklarınıza göre hemen imdada yetişiyor.
Peki madem bu teknikleri artık biliyoruz, nasıl başedeceğiz, yani nasıl oyuna gelmeyeceğiz?
Manipülatörler belli etmeden tekniklerini uygularlar. Bazen hatta manipüle edildiğinizi anlayamadan, kurban rolüne girebilirsiniz. Bu kişilerle ilişkilerinizde bir dönem yakınlaşır gibi olurken, birden uzağa da itilebilirsiniz. Yaşamınızda böyle bir ilişki yaşıyorsanız bilin ki zaten kurban olmuşsunuzdur.
Bazı durumlarda da ilişkiniz iki yönde de sizi bağlayıcıdır. Manipüle edilirsiniz kızarsınız, ilişkinizi kesersiniz suçluluk duyarsınız.  Böyle bir durumda asla bitmeyecek bir kaosta hissedebilirsiniz. Fakat bu sistemden çıkışın çeşitli yolları var.
*İlişkinizdeki kendi duygulanımınızı gözden geçirin. Kişinin en büyük yardımcısı yine kendi iç sesi. Arada bir sorun olduğunu önsezileriniz size bildirecektir. Kişiye karşı hissettiğiniz duyguların bir üstünden geçin. Yanınızda olmadığında içinizde ona karşı uyanan duyguların farkındalığına geçin.

* Yaşadığınız krizin duygusunu tanımlayın ve duygularınızı söze dökün. Manipülatörle olan olayda ne hissettiniz ve bu duyguya girmenize hangi mekanizma sebep oldu?

* Olan olayın ne olduğunu anladığınızda, kendinize bu ilişkiye devam edip etmek istemediğinizi sorun. Bazen bir bakarsınız ki ilişki zannettiğiniz şey toksik bir hal almış ve size artık sıkıntıdan başka bir şey vermiyor. Bu durumda bitirme kararı, aslında sizin özgürlüğünüz anlamına gelebilir.

*Kontrol tekniği uygulayan kişiye kızgınlık gösterip onu beslemeden, tam tersi konuma geçebilirsiniz. Ne demek bu diyorsanız örnek bir konuşma vereyim:
"Senin beni manipüle etmeye çalıştığını farkediyorum. Fakat buna izin vermeyeceğim. Ben aramızda sağlıklı bir iletişim kurmak istiyorum. Sen de eğer bu yönlü bir ilişki sürdürmek istiyorsan beraber çalışalım."
Ne güzel değil mi, kişiye hem farkındalığınızı bildiriyor, hem beslenmesini engelliyor, hem de diğer yönden kontrolü siz elinize alıyorsunuz.
Aslında karar tamamen size bağlı. Ya oyuna girersiniz ya da oyunu terkedersiniz.

Yaşam ne kadar uzun görünse de kısa bir süreç aslında. Hiçbirimizin  mutluluk ve sevgi içinde yaşamamızı engelleyen davranış ve kişilere ihtiyacı yok. Bunun en iyi yolu yaşamınızdaki ilişkilerinizi gözden geçirmek ve size zarar verenleri elemek.

"Beni aptal yerine koyarsan sana ayıp, bunu ikinci kez yaparsan bana ayıp."

ÇİN ATASÖZÜ


Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız

13 Nisan 2010 Salı

ALGI OYUNLARI


Bir dakika durun ve hayatınızı düşünün. Yaşamınızı,bugününüzü, dününüzü kim olduğunuzu hem de tüm açılarından görmeye çalışarak.
Peki yaşamınızı düşündüğünüzde içinizde tatmin olmuşluk mu yoksa olmamışlık mı baş gösteriyor?
Kafanızda bir liste oluşturun ve karşılarına da onay kutucukları yerleştirin. Şu soruları tek tek gözden geçirip onaylayın.
Şu andaki kendimden memnun muyum?
Başkalarıyla ilişkilerim istediğim gibi mi kurulu?
Hayatımda yolunda giden ve gitmeyenler neler?
Ne sıklıkla kendimi bunalmış, hayal kırıklığına uğramış hissediyorum?
Beni ne korkutur?
Beni ne mutlu eder?
Tüm bu soruları iyice düşünerek cevaplamaya çalışın. Geçmişinizin, şimdinizin ve gelecekte olmak istediklerinizin üstünden tek tek geçin. Belki de şu anda olduğunuz yerden çok memun olacaksınız ya da hayal kırıklıkları bulacaksınız yazdıklarınızda.
Tüm bu gözden geçirmeler sonucu vardığınız tüm kanılar aslında sizin algınızla alakalı. Hayatı sadece size özel bir algı penceresinden yorumlayabilirsiniz. Bir başkası asla sizin algınızın aynı şekliyle bu verileri değerlendiremez.
Algınızı belirleyenlerse sizin yaşamınızda şimdiye kadar başınızdan geçenlerdir. Geçmişiniz şimdiki yaşamınızda çok büyük bir etki bırakıyor. Kim olduğunuz ve yaşamı nasıl algıladığınız, geçtiğiniz yaşam sürecindeki deneyimlerinizce belirleniyor.
İnsan yaşadığı her anı tanımlama ve zihninde kataloglar halinde saklama eğilimindedir. Herşeyi temelde de iyi -kötü kataloglarına ayırırız. Yaşadığınız her olayı daha önce tanımladığınız filtrelerin arkasından görürsünüz. Her şey, her an kategoriler oluşturup uygun klasörlere yerleşir zihninizde. İşte bu daha önceden tanımlanmış veriler de sizin algınızı oluşturur.
Yaşadığınız her anda karşımıza çıkan olaylarda bu algı filtreleri sürekli olayları uygun şekilde tamamlayıp veri tabanı oluşturur.
Peki insan sadece bilgileri alıp işleyen bir robot mu?
Tabii ki hayır.
Algılarınızla beraber özgür irade seçeneği de iş başındadır. Bu seçenekler de kendi gerçekliğinizi oluşturmanıza yardım eder.
Aynı etkinlikte bulunan iki ayrı kişinin sizce  olayı yorumlaması aynı olabilir mi?
Bir sorun bakın, aynı filmi iki ayrı kişinin ağzından tamamen farklı filmler gibi dinleyebilirsiniz.
Çünkü her insanın sadece kendine özel bir algısı vardır.
Peki hangi yorum doğru?
Her görüş kendine göre doğrudur. Burada yanlış yoktur, sadece algı farklılığı vardır.
Kişiler bunun farkına vardığında doğru-yanlış çekişmelerinin bir çoğu ortadan kalkacaktır.
Bizler özgür irademizle daha pozitif bir gerçeklik yaratabilmek için algılarımızı kontrolde ustalaşmalıyız. Bu ustalığı edindikçe de hayat kalitenizi arttırma şansınızı elinize almış olursunuz.

Sri Bhagavan'ın sözü çok önemli:
"Aslında sıkıntı yoktur sadece algınız buna sebep olur.
Algınızı değiştirin, göreceksiniz hayata tepkiniz ve yaşamınızdaki olaylar değişecek."

Eğer algınızın karakterini biliyorsanız, gerçekliğinizi değiştirme gücüne sahip olursunuz. Eğer algınız negatif hale geliyorsa değiştirebileceksiniz.
Hayatınızın sihirbazı olup karanlık bulutlarla kaplı hayatınızı güneşli bir gün haline getirebilirsiniz. Algı oyunlarıyla yaşamınızı daha yaşanılası hale döndürmeniz mümkün.
Her zaman bir olaya farklı bir bakma yolu vardır. Geçmiş alışkanlıklarımızla hayatınızı sınırlandırmayın.
Güç sizin elinizde.

Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız

12 Nisan 2010 Pazartesi

BİLİNCİN KAPILARI


Dünya'da ne kadar insan yaşıyorsa, farkındalık da o kadar farklı çeşitlerde yaşanır. Her insan özeldir ve her insanın hayata baktığı göz farklıdır. O yüzden, farkındalık, bilinçlilik durumunun sabit bir tanımı olamaz.
Sri Bhagavan:
"Farkındalığın ihtişamı sonsuzdur." der
Büyük bir ev düşünün. İçinde sayısız kapısı olsun. Her kapıyı açtığınızda karşınıza yeni ve benzersiz bir dünya açılsın. İşte  farkındalığın doğası da budur. Farkındalığa giden sınırsız sayıda yol vardır ve her bir yolda gerçeği size başka bir yönüyle gösterir. Herkesin doğrusu  benzersizdir ve hepsi mutlak doğrunun bir parçasıdır.
Herkes aydınlanma için yüzyıllardır çeşitli yöntemler, çeşitli araçlar kullanmış olsa da aslında varılan yer hep aynı yerdir. Sadece süreci değişiktir. Sonuçta hep aynı mutlağa ulaşılır. Burada unutulmaması gereken esasında varılan yer değil sizin  buraya ulaşmak için geçtiğiniz yolun da değerli olduğudur. Hayatın anlamı ve sizin alacağınız deneyimler bu yoldaki saklanmış değerli taşlar gibidir.
Deeksha artık hiçbirinize yabancı olmayan bir enerji. Grubumuzun isminde geçen bu enerjiyi tekrar gözden geçirelim.
Deeksha (okunuşu Dikşa) Sri Bhagavan'ın dünyaya, transformasyonu yani yeni çağ insan değişimini hızlandırmak için ilahi kaynaklardan ulaştırdığu "İlahi bir enerjidir."
Beyindeki bazı merkezleri aktive ederek gerçeğin çok yönlü olarak algılanması imkanını verir.
Yaşamı olduğu gibi deneyimlememizi sağlar.
Yaşanılanlara koyduğumuz etiketlerden, tanımlamalardan kurtarıp, ne oluyorsa öyle görmemize imkan tanır.
Geçmiş yüklerinin ve gelecek olasılıklarının, şimdiyi yaşamamıza koyduğu engelleri ortadan kaldırır.
Yaşadığımız her günün yeni deneyimlere açık ve sonsuz potansiyel taşıdığını bizlere hatırlatır.
Deeksha almanın ardından kişi aydınlanma yolunda çeşitli kapılardan geçer ve her kapının ardındaki güzelliklerin katkısıyla birliğe ulaşır.
Meditasyon kapısı
Kişinin evrenselliğe açılması için olmazsa olmaz bir aracı olan meditasyon için hepimiz birşeylere odaklanmaya çalışırız.
Meditasyon, dikkatimizi ve odaklanmamızı bir obje üzerine yoğunlaştırmak olarak bilinir. Nefesinize, mantranıza, mandalanıza,ışığa vs.vs....
Deeksha bu kapıyı açtığında "Gerçek meditasyona" ulaşırsınız.
Sakinlik ve gözlemci durumunuz sizin doğal durumunuz olur. Yemek yemek, yürümek, dinlemek bile birer meditasyon eylemi haline gelir.
Yaşamı gözden geçirme kapısı
Deeksha sizi yaşamınızı gözden geçirme alanına geçirir. Bu alanda başkalarının ve geçmiş yaşanılmışlıkların sebep olduğu sıkıntıları gözden geçirirsiniz.
Şimdiye kadar yüzleşmek istemediğiniz, var olduğunu bile unuttuğunuz çeşitli duygularla karşı karşıya gelirsiniz. Bu öyle bir durumdur ki senelerdir bir kenara atıp, üstüne kat kat örtülerle örtüp kendinize bile söylemekten çekindiğiniz birikimler yüzeye çıkar. Güzel olan ise yüzeye çıkan herşey bir daha gelmeyecek şekilde yaşamınızdan silinir ve siz bunlardan özgürleşirsiniz
Deeksha ardından, kabullenme sizin doğal haliniz olur. Yargılayıcı tarafınız zayıflar ve kalbinizde huzurun çiçekleri büyümeye başlar.
Sakinlik kapısı
Deeksha sizi kendinizle ve tüm dünya ile barış içinde olduğunuz bir alana sokar. Dış dünyada yaşananlar sizin iç barışınızı bozamayacak şekilde kalır ve huzur dolu yaşarsınız. Hayatla olan kavganız barışla sonuçlanır. Hayatın getirdikleri tabii ki her zaman olumlu olmayabilir ama siz bu olaylar karşısında olayı dallandırıp budaklandırmadan yaşar ve ardından iç huzurunuza tekrar kavuşursunuz.
Mutluluk kapısı
Bu kapıya ulaşan kişide artık nedensiz bir mutluluk başlar. Yaşamın her anı, her olan, her gelen içinizdeki mutluluğu daha da arttırır. Sabah kalktığınızda ilk sözünüz "Günü nasıl geçireceğim?" değil , "Ne güzel yeni ve mutlu bir güne başlıyorum." olur.
Farkındalığın genişlemesi
Farkındalığınızın genişlemesi ile sevginiz bedeninizden taşar ve evrendeki herşeye ulaşır. Burada bedenin koyduğu sınır ortadan kalkmıştır.
Herşeyi zihniniz işin içine girmeden ve gerçekliği değiştirmeden yaşamaya başlarsınız. Zihnin en temel özeliği olan yargılama, isimlendirme, yorumlama alışkanlığı olmadan olanı olduğu gibi zihin işin içine karışmadan deneyimlemeye başlarsınız.
Tanık durumu
Deeksha sizi deneyimlerin içine katılmadan gözleyici durumunda kalmanıza sebep olur. Deneyim tek başına vardır. Siz onun kargaşası içine girmeden alacağınız dersi, olayı gözleyerek alırsınız.
Bu basamaklardan ötesi ise yaşamı farklı boyutlardan görme deneyimleridir.
Ünlü bir Çinli üstadın sözü:
"Ben insan olduğu rüyası gören bir kelebek miyim yoksa kelebek olduğunu gören bir insan mıyım bilmiyorum."
Bu kapıları geçen insan, yaşamı farkındalıkla görülen bir rüya gibi deneyimlemeye başlar.
Bu yolun sonunda da Tanrı ile karşı karşıya gelmektir.Yani Tanrısal birliğe ulaşmaktır.
İlk başta dediğim gibi bu işin bir formülü , bir okulu yok. Aydınlanma için yazılan çizilen onlarca şeyin arasından herkes kendi iç sesine göre karar vermeli. Yöntem ne olursa olsun hepsi aynı yere ulaşıyor. Yani birlik bilincine.
Deeksha'nın diğerlerinden farkı, bu gelişme aşamalarını seneler süren şekilde değil kısa süreçlerde aşabilmeniz. Hele Yeni Çağın eşiğinde olduğumuz gerçeğini  hatırlatırsam bu ilahi yardımı bir hediye olarak görmeliyiz.

Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız

11 Nisan 2010 Pazar

PAZAR HİKAYELERİ-Kum Hikayesi ve Sultan


KUM HİKAYESİ
Uzak dağlardaki kaynağından çıkıp ülkenin her tarafını adım adım geçen akarsu, bir çölün kenarına varmış. Şimdiye kadarki tüm engelleri aştığı gibi bu çölü de geçmeye kararlıymış. Fakat ne yazık ki çölü geçmek için ne kadar hızlı hareket ederse içerdiği sular o kadar çabuk kumlara karışıp kayboluyormuş.
Akarsu, kaderinin bu çölü geçmek olduğunu düşünüyor ve bunu gerçekleştirmek için tüm yolları deniyorsa da yavaş yavaş bunu başaramıyacağını düşünmeye başlamış.
Tam ümitsizlik içinde kıvranırken, çölün derinliklerinden bir ses duyulmuş:
"Eğer rüzgar çölü geçebiliyorsa akarsu da geçebilir."
Akarsu bu sesi duyunca ne demek istediğini anlamaya çalışmış. Kendisi ne kadar cesurca geçmeye çalışsa suları kumlar tarafından emiliyormuş. Rüzgarın çölü geçebilmesinin sebebinin uçabilmesi olduğunu düşünüyormuş.
Ses tekrar:
"Şimdiye kadar denediğin yöntemlerle bunu başarman imkansız. Bu yöntemlerle ya kaybolursun ya da bataklık haline gelirsin. Rüzgarın, seni varmak istediğin yere ulaştırmasına izin vermelisin. Bunun başka yolu yok."
Akarsu:
"Fakat bu nasıl olacak ?"
"Rüzgarın seni içine almasına izin vermelisin."
Bu düşünce akarsu için pek kabul edilebilir olara gelmemiş. Şimdiye kadar hiç bir şeyin kendini içine almasına izin vermemiş. Başka bir şeyi içine karışırsa benliğini kaybedeceğini düşünüyormuş. 
"Bir varlık benliğini kaybederse tekrar nasıl kazanabilir ki ?"
Bunun üzerine kumdan gelen ses:
"Rüzgar sürekli bu görevi yerine getiriyor zaten. Rüzgar suyu içine alıp çöl boyunca taşıyıp, ardından yağmur halinde tekrar toprağa ulaştırıyor. Yağmur toprağa ulaşınca da tekrar akarsu halini alıyor."
"Bunun doğru olduğuna nasıl emin olabilirim ?"
"Eğer güvenmezsen sen kendi yolunla bataklık halinde çölü geçmeye çalışırsın ve bu senin senelerini alır. Biliyorsun ki bataklık da şimdiki halinden oldukça farklı."
Akarsu:
"Peki ya şimdiki halim gibi kalamazsam ?"
Ses:
"Her iki durumda da kalamıyacaksın zaten. Rüzgar senin öz parçanı alacak ve ardından akarsu haline tekrar getirecek. Bugün bildiğin şekilde kendim dediğin parçanın ne kadarının aynı kalacağını bilemezsin. Çünkü şimdi ben dediğinin ne kadarının öz parçan olduğunu bilmiyorsun."
Birliğe ve gerçeğe ulaşmanın yolunda şimdi ben olarak gördüğümüz yapımızın içindeki  öz parçamızla ancak amacımıza ulaşırız. Üstümüzdeki gerçek bene ait olmayan bölümümüz kaybolmadan  bunu başarmamız imkansız.

SULTAN
Yüzyıllar önce Osmanlı İmparatorluğu zamanında çok önemli bir şeyh İstanbul' a gelmiş. Sultan bu şeyhin bilgeliği hakkında duyduklarından çok etkilenmiş ve düzenli müridi olmaya karar vermiş.
Sultan:
"Sevgili Şeyhim. Ben size ve öğretilerinizin derinliğine hayran oldum. Neye ihtiyacınız olursa hiç çekinmeyin tüm imkanlarımı sizin için kullanmak istiyorum."
Düşünsenize o devirde en kudretli kişi size açık çek sunuyor, ne istersen o kadar alabilirsin diyor.
Şeyh :
"Sizden tek bir şey istiyorum. Bir daha buraya gelmeyin."
Saşıran Sultan:
"Sizi kızdıracak, üzecek bir şey mi yaptım? Eğer öyleyse özürlerimi kabul edin."
Seyh:
"Problem siz değilsiniz, benim dervişlerim. Siz gelmeden önce onlar tüm günlerini Allah'a dua ederek geçirirlerdi. Şimdi ise kafalarından sizin sunabileceklerinizle neler yapabilecekleri geçiyor. Sizin gelmemenizi istiyorum çünkü henüz biz ruhani olarak sizin burada bulunmanızı kaldıracak olgunlukta değiliz."

Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız