30 Mart 2010 Salı

YENİDEN,YENİDEN,YENİDEN DOĞMAK


"Ölümden korkmaya gerek yok. Çünkü her ölüm geçicidir ve yeni bir yaşama geçiş için bir kapıyı aralar."

Aslında hepimiz her gün ölüp yeniden diriliyoruz. Uykunun ölümden farkı yok. Bedenimizden ayrılıp farklı realitelere açılıp deneyimler kazanıyoruz. Sabahta yeniden bedene girip doğuyoruz. Doğumla uyanmak arasında  hiçbir fark yok. Başka planlardan bedenimize girip, yeniden açıyoruz gözlerimizi yeni hayatımıza. Yeni hayatımıza dedim yanlış duymadınız. Her gün yaşam yeniden başlıyor.
Bütün bunları deneyimlemek için uzaklara bakmaya gerek yok. Yaşamın bu sonsuz devinimini en kolay, doğayı izleyerek görebilirsiniz. Her kış, doğa ölümün karanlığına bürünürken, ilk baharla yeniden pırıl pırıl ve yemyeşil uyanmıyor mu tüm ihtişamıyla. Yaşamın mükemmelliğini bundan daha güzel gösteren bir örnek var mı?
Bu senaryonun bizler için en güzel yanı her yeni gün taze bir başlangıçla açıyoruz gözlerimizi dünyaya. Bu ne demek mi?
Herşeye yeniden başlayabilir, yeni davranışlar seçebilir, yeni bir siz yaratabilirsiniz.
Düşünebiliyor musunuz, her gün yazılacak boş bir sayfayla başlıyorsunuz güne. Altında da sizin imzanız olan. Ve her günün bir önceki günle isterseniz bir bağlantısı olmayabilir. Bu bağlantıyı kurma tercihi size ait.
Eskilere ihtiyacınız yok. Her gün ne giyeceğimize karar vermede özgür olduğunuz gibi inandıklarımıza, davranışlarımıza da karar verebilme özgürlüğüne sahibiz.
Şöyle bir düşünün; kafanızda daha önce yaşanılmışlıkların oluşturduğu ön görüler olmadan yeniymiş gibi yaşıyorsunuz her şeyi. Kötü bir şey olabilir beklentisi olmadan, yaptıklarınızın sonucunda" aptal gibi görülebilirim" diye düşünmeden, herşeyin hep aynı devam edeceği yargısında bulunmadan. Hayat daha katlanılası ve coşku dolu hale gelmez mi?
Bu olasılık üzerine çevrilen bir film aklıma geldi. "50 ilk öpücük." Hani Drew Barrymore ve Adam Sandler'ın birlikte oynadıkları. Drew'un bir hastalığı mevcuttu ve her sabah yaşanılan herşeyi unutup yeniden güne başlıyordu. Herşeyi sanki ilk defa görüyormuşçasına coşkuyla karşılayıp, her gün sevdiği insanla ilk defa buluşuyormuş hissiyle yaşamını sürdürüyordu. Esasında bu bir hastalık da olsa bizler de sağlıklıyken her günü, yeniden keşfedilecek bir hazine gibi yaşayabilsek.
Bunu en kolay başarabilecek olanlar çocuklar. Bir gözleyin, hiç birinde olasılıklar ve yargılar olmadan yaşamlarını "her sefer, ilk sefer " mantığıyla yürütüyorlar.
Eğer  bir gün çocuk zihniyle bakabilmeyi öğrenebilsek; hayatımıza giren her olay, her kişi bize bir hediye sunar. Hayat daha coşku dolu yaşanır.
Ne yazık ki bizler kendi oluşturduğumuz standard düşünce paternleri sebebiyle, gelen hediyelerin farkına bile varamıyoruz. Herşey, her yeni gün, her yeni kişi, her yeni olay bir hediyedir. Hediyeler her zaman  hoş olacak değil, bazen çok zor hediyelerle de karşılaşabiliriz. Almamız gerekenler, yaşamın sunduğu hediyelerin bizlere kattığı deneyimsel değerlerdir. Trafik karmaşasında kalmanın bile bir hediye olduğunu farkedemeden yaşıyoruz hayatımızı. Eminim trafikte kalmanın nasıl bir hediye verebileceğini merak ediyorsunuzdur. Trafik sıkışıklığında sakin olmayı deneyimleyebilirsiniz, belki de trafik açık olsa içinde bulunabileceğiniz bir kaza olasılığından bu sayede kurtuluyorsunuzdur. Ya da çok istediğiniz bir şey olmuyor diye üzülüyorsunuzdur. Halbuki bu şey gerçekleştiğinde, daha önemli bir şeyi kaçıracaksınızdır. En iyisi hayatın akışına karşı çıkmadan olanı olduğu gibi deneyimlemek.

Her an kendi oluşumu içinde mükemmeldir- eğer biz bu mükemmelliğin olmasına izin verebilirsek.
Her sabah yeni güne, yeni başlangıçların arefesinde olduğunuz bilinciyle  şükrederek kalkın ve yeniden doğuşunuzu kutlayın.

Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız





29 Mart 2010 Pazartesi

HAMDIM, PİŞTİM, YANDIM...(Aydınlanma dedikleri)


Herkesin ağzında bir aydınlanmadır gidiyor.
Nedir bu aydınlanma denilen ?
Aydınlanan insanlar ışıl ışıl mı gezer ?
Kim bunlar, yaşamları nasıl, aramızda yaşıyorlar mı?
Yoksa artık yaşamdan elini eteğini çekip görünmez bir şekilde mi yaşıyorlar ?
Ve daha onlarca soru var kafalarda.
Ben, aydınlanmanın veya ingilizce adıyla Enlightenment'ın en sevdiğim tanımını söylüyorum
"Aydınlanma, artık aydınlanmanın öneminin olmadığı durumdur."
Aydınlanma aramakla bulunan bir şey değildir. İlahi olanla aranızdaki iletişimin önüne, egonun koyduğu engellerden kurtularak varılan bir durumdur.
Hamın, pişip yanmasıdır.
Aydınlanma gerçekleştikçe zihniniz sakinleşir, sessizleşir ve duygusal yüklerinizden kurtulursunuz.
Lao Tsu'nun çok sevdiğim sözü:
"Öğrenmenin yolunda her gün yeni bir şey eklenir hayatınıza. Tao'nun yolunda ise sizden hergün bir şey eksilir."
Bugüne kadar hayatın üstümüze eklediklerinden ve egomuzun bize yüklediği tutsaklık zincirlerinden kurtulmaktır aydınlanmak.
Aslında insanın en doğal durumudur. Doğduğumuzda dünyaya geldiğimiz haldir. Ardından unuturuz bu halimizi . Tekrar bu hale dönmek için üstümüze giydiklerimizi soyunup eski halimize döneriz.

Bir gün bir üniversite hocası, aydınlanmış bir üstadla sohbete başlar. Aydınlanmanın ne olduğunu öğrenmek istiyordur.
Görüşmeleri sürerken üstad bir kaba çay dökmeye başlar. Fincan dolduğu halde, üstad çayı dökmeye devam eder ve kap taşmaya başlar.
Profesör sıkıntılı bir şekilde:
"Fincanın dolduğunu görmüyor musunuz? Bence çayı dökmeyi durdurmalısınız."
Üstad sakin sakin cevaplar:
"Bu fincan gibi sen de kendi fikirlerin ve yargılarınla dolusun. Sen kendini boşaltmadan önce ben sana nasıl aydınlanmayı anlatabilirim ?"

 Deeksha için aldığım eğitimde öğrendiğim Bhagavan'ın sözü  "Learning is unlearning- (Öğrenmek, bildiklerini unutmaktır)" benim için anlaşılmaz gelmişti. Ardından ne demek istediğini zaman içinde anladım. Gerçekten yaşam içinde oluşturduğumuz fikir, yargı ve kalıpları bir kenara atıp unutmadan, yeni bir bakış açısına geçmek mümkün değil. İnsanın en zorlandığı basamak da bu zaten. Senelerdir doğru bildiği, özene bezene biriktirdiği düşüncelerden sıyrılıp çocuk gibi düşünmeye başlamak.
Yani hayata yargısız bakabilmek.
Yani olanı olduğu gibi deneyimlemek.
Yani yaşamın her anını, içinde coşkuyla karşılamak.
Bu düzeye ulaşabilmek için bir çok aşamadan geçmek lazım.
-Neler düşündüğümüzü gözlemeliyiz.
-Zihnimizde ne gibi düşünceler ve kalıplar var ve bunların kökenleri nereye dayanıyor bulmalıyız.
-Neden bazı düşünce paternleri sürekli kendini tekrarlıyor ve neden farklı düşünemiyoruzu araştırmalıyız.
-Düşünce proseslerini nasıl düzelteceğimizi deneyimlemeliyiz.
-Duygulanımlarımızı takip etmeliyiz.
-Duygulanımlarımızın esaretinden kurtulabilmek yani güçsüz hale getirebilmek için yöntemler geliştirmeliyiz.
-Eski ve şu anda işimize yaramayan inanç ve düşünce kalıplarından uzaklaşmak için farkındalığa geçmeliyiz.
-En önemlisi kendimizin her yanını tek tek inceleyip, tüm bu yönlerimizle kendimizi kabul etmeliyiz.
Yukarıda yazdıklarım ve daha nicesi gerekiyor bu süreci tamamlamak için. Ama hepsinin temeli de kendini çalışmaktan başlıyor.
Bir diğer önemli nokta da aydınlanma denildiğinde bir çok kişinin kafasında mistik ve gerçek üstü deneyimler belirir. Esasında aydınlanma yaşamsal bir değişimdir. Aydınlanmış bir yaşam, ayakların daha çok yere bastığı bir yaşam tarzıdır.
Bir kişinin aydınlanmış bir insan olduğunu anlamak kolay değildir. Çünkü ben artık aydınlandım diye ortalıkta gezinmez, reklam yapmaz. Yüzünde hiç değişmeyen bir huzur ifadesi vardır. Ama sakın hayattan koptuğunu zannetmeyin! Aydınlanmış insan yaşamın  ve hayat mücadelesinin içinden kaçmaz. Yaşamı sürekli onurlandırır ve getirdiklerini saygı sunarak karşılar.
Ortalıkta ben artık aydınlandım nidalarıyla dolaşan insanlar gördüğünüzde onlardan fersah fersah kaçın. Gerçekten aydınlanmış olanın bu tip egosal oyunlara ihtiyacı yoktur. Kendini göstermek zorunda değildir, bu mertebede olan. Fakat ışığı o kadar yüksektir ki zaten pervane böcekleri gibi etrafında dönmeye başlarsınız.

Diyelim ki aydınlanma sürecini geçtiniz ve Nirvana'ya ulaştınız, bundan sonra ne yapacaksınız ?
Cevabı çok basit:

YAŞAMIN HER ANINI ONURLANDIRARAK YAŞAMAYA DEVAM EDECEKSİNİZ.

Yapılacak en ilahi eylemin YAŞAMAK olduğu gerçeğini unutmadan..

Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız

28 Mart 2010 Pazar

PAZAR HİKAYELERİ - ÇÖLDE ve ÖRDEK YUMURTASI



ÇÖLDE

İki arkadaş çölde yürümektelermiş. Yolculuğun bir yerinde aralarında bir anlaşmazlık çıkmış ve arkadaşlardabn bir tanesi diğerine tokat atmış. Tokat yiyenin canı çok yanmış, fakat ağzını açıp tek bir kelime bile etmemiş. Eğilip çölün kumlarının üstüne:
"Bugün benim en iyi arkadaşım bana bir tokat attı" yazmış.
Bu olayın ardından yollarına devam etmişler. Bir vahaya ulaşmışlar. İkisi de yolculuğun getirdiği yorgunluğu atmak ve temizlenmek için suya girmeye karar vermişler.
Suya girdikten bir süre sonra tokat yiyen arkadaş, suyun dibindeki bataklık alana takılmış ve boğulmaya başlamış. Çırpınarak yardım isteyince, arkadaşı koşarak sudan çıkmasına yardım etmiş. Böylece hayatı kurtulmuş.
Bunun ardından kenarda duran kayanın üstüne şu cümleyi kazımış:
"Bugün benim en iyi arkadaşım, hayatımı kurtardı."
Önce tokat atan, ardından hayat kurtaran arkadaş, merak içinde sormuş:
"Sana bir şey sormak istiyorum. Sana tokat attığımda bunu kumlara, hayatını kurtardığımda da bunu kayanın üstüne yazdın. Neden ?"
Diğeri cevaplamış:
"Biri senin canını acıttığında bunları kumların üstüne yazmalıyız ki, affediciliğin rüzgarı bunu silebilsin. Biri bize iyilik yaptığı zaman da, bunu kayanın üstüne kazımalıyız ki kimse bunun izini silemesin."

ÖRDEK YUMURTASI-(Şems-i Tebrizi'den alıntı)

Çocukluğumdan itibaren diğer insanlarla aramda büyük farklılıklar vardı. Herkes benim ayrıksı olduğumu düşünürdü. Beni kimsenin hatta babamın bile anlamadığını görüyordum.
Babam bir keresinde:
"Senin deli bir adam olduğuna inansam, akıl hastanesine kapatacağım; bir rahip olduğuna inanabilsem, kiliseye kapatacağım. Senin kim olduğunu anlayamıyorum." dedi.
Ben de cevap olarak:
"Biliyorsun babacığım, bunun neye benzediğini sana açıklayacağım. Bir keresinde bir ördek, yumurtasını döllenmesi için gizlice bir tavuğun altına bırakmış. Yumurta döllenip ördek yumurtadan çıktığında annesi olarak bildiği tavuğun arkasından yürümeye başlamış. Bir su birikintisinin başına gelene kadar. Ardından ördek suya atlamış ve yüzmeye başlamış; fakat tavuk, suyun kenarında kalmış.
Şimdi söyle sevgili babam, yuvamı bulmak için yaptığım aramalar sonucu denize ulaşmışım. Eğer sen kıyıda kalmayı tercih ediyorsan bu suç benim midir ? Suçlanacak kişi ben değilim."

Bugün de sizle iki adet, çok sevdiğim ufak hikayeleri paylaştım.

Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız


27 Mart 2010 Cumartesi

MODERN AİLE



İnsanlığın ilk çağlarını düşünün. 
Vahşi ve tehlikeli dünyada kadın ve erkek barış dolu partnerlerdi. Kadın, erkeği dış dünyaya çıkıp ona yiyecek bulduğu ve kadınını korumak için hayatını riske attığı için, sevgi ve saygı  hissediyordu. Erkeğinin duyarlı ve ilişkiyi besleyici olmasını beklemiyordu. Erkeğin iş tanımlanmasında  iyi iletişim yeteneği yazmıyordu. İyi bir avcı olduğu ve evine dönecek yolu bulabilme yeteneği olduğu sürece, ilişkiyi sürdürebilmek için çok fazla özelliğe ihtiyacı yoktu. Erkek ihtiyaçları gideren olduğu için,  kadından sevgi ve takdir ihtiyacını karşılıyordu. Hayatta kalmak zor olsa da, ilişkiler şimdikine göre daha kolaydı.
Hayatta kalmak için birbirlerine ihtiyaçları vardı. Yemek, cinsellik, barınma ve güvenliğin ortak olarak sağlanması için iş bölümü ve beceri gerekiyordu. Erkek sağlayıcı ve koruyucu rolünü üstlenmişken, kadın yuva düzeni ve beslemekten sorumluydu.
Aslında bu doğal bir iş ayrımıydı. Çünkü biyolojinin kadına verdiği doğurma becerisi ve çocuk yetiştirme güdüsü, evi yönetme ve çocuklarını yetiştirebilme görevini doğal olarak kadına yüklüyordu.
Şimdi ise yaşam tamamen değişti. Artık iki cinsin korunma ve hayatta kalmak için birbirlerine ihtiyacı kalmadı. 
Artık iki cins aşk ve romantizm için birbirleriyle birlikte olmak istiyor. Atalarımızın ilişki dinamikleriyle şimdiki ilişki dinamikleri arasında dünyalarca fark var.
Eşinizin duygusal ihtiyaçlarını kendi kişisel tatmin isteğini gözardı etmeden karşılayabilme yeteneğine sahip olmak gerekliliği gibi atalarımızın bilmediği çeşitli durumlar ortaya çıktı.
Zaman çok hızlı değişti. Artık kadınlar da hayatın zor alanlarında erkeklerle beraber mücadeleye başladı. Mücadele içinde erkekler tarafından korunma ve hayatı idame etme yetilerinin farkına varan kadınlar artık kendilerine yeter oldular. İlkel ilişkilerde olan birbirlerine bağımlılık dönemi artık geçti.
Erkeklerin de daha önceleri koruma ve kaynak yaratıma karşılığında gördükleri takdir ve değer görme dönemi eskilerde kaldı. Kadınlar artık daha farklı şeyler istiyorlar eşlerinden. Artık evin ihtiyaçlarını karşılamak yetmiyor iyi bir eş olmak için.
Yani yüzlerce yıl önceki ilişki kuralları kitabı yeniden yazıldı.
Artık kadınlar hayatın tüm zorluklarıyla birebir yüzleşme durumunda. Korunmuş ev alanından acımasız çarkların insanları öğüttüğü  iş dünyasında  yerini aldı. Artık bütün gün yorulmuş olarak evine dönen kadın, çocuk yetiştirme ve ev idaresi görevini tek başına yerine getirecek zamana sahip değil. 
Erkekler de yüzyıllardır süregelen geçim sürdürme ve besin sağlama işlerini devam ettirirken evlerine geldiklerinde ilkel çağlar gibi sıcacık, yemekler hazır, çocukların bakımı sağlanmış yuvalarını bulamıyor. Bu işlerinde artık paylaşılması gerektiği gün gibi açık. Hayallerdeki kırmızı pencereli, yemek kokuları gelen sıcacık yuvalar artık ortak çalışmayla veya para vererek iş imkanı yaratılan çalışanlarla mümkün oluyor.
Bu değişim süreci de öyle uzun seneler içinde gerçekleşmedi. Son 40-50 yıl içinde geleneksel aile yapısı hızlıca modern aile yapısına dönüşmek zorunda kaldı. Hiç birimiz, geldiğimiz aile yapısına uygun aile yapısını  bulamıyoruz. Kadınlar daha sert bir mizaca, erkekler de daha duyarlı bir yapıya dönüşmek zorunda kaldı. Daha önce kadınların egemenliğindeki alan olan ev ve mutfağa erkekler de dahil oldu. Artık babalarımızın yapmadığı şeyleri yapar olduk. "Çocuğun bakımı, evin düzeni kadının sorumluluğudur" yasası sekteye uğradı.
Gerçekten bu hızlı rol değişimine ayak uydurmak kolay değil. Bizim kuşağımız bu geçiş sancısını en çok hisseden kuşak durumunda.
Peki kadın ve erkek olarak neler yapmalıyız ki bu değişime ayak uydurabilelim ?
Hayat çok zor ve yoğun. Evin idaresi ve en değerli varlığımız olan çocuklarımızın duygusal ve yaşamsal ihtiyaçlarını her iki tarafın dengeli olarak paylaşması lazım. Yalnız bunu yaparken bu işlerin görev olarak değil, sevgi dolu bir birliğin devamını sağlamak için yapılan bir gereklilik olarak kabul ederek. 
Sevgi herşeyin çözümünü de beraberinde getirir. Birbirinizin ihtiyacı olan duygusal  doyumları sevginizi ve takdirinizi göstermekten çekinmeden sağlamalıyız.
Birbirlerimizin heyecanlarını paylaşabilmeliyiz. Birimiz için çok önemli olan bir olayda diğeri tam destekle yanında olabilmeli. Zaman zaman zor gelse de eşimizin duygusal ihtiyaçları, öncelik sıralamamızda en ön sırada yerini almalı.
Tabii ki en önemlisi  aile yapısında birisinin değerinin, diğerinden ayrı görülmemesi lazım. Evlilik bir kurumsa, tüm çalışanlar eşit hak ve imtiyazlara sahiptir. 
Şunu bilmeliyiz ki aile ortamı ve ilişkiler sizin kendinizi en çok geliştirebileceğiniz alanlar.
Her zaman söylediğim gibi aramızdaki saygıyı yitirmeden ve sevginin önderliğinde.

Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız

26 Mart 2010 Cuma

CENNET - CEHENNEM


İnsanoğlu varolduğundan beri gizemin peşinde koşmuştur. Her zaman gördüğünün arkasında görmediği bilinmezi anlamak için hayal güçleri elverdiğince açıklamalar yapmaya çalışmıştır. Aşağı yukarı bütün ırkların, soyların, bölgelerin efsaneleri, anlatıları ve mitlerine bakarsanız kültürel farklara rağmen  hepsinde bir ortak nokta bulabilirsiniz.
"İnsanoğlu dünyadaki yaşantısındaki yaptıklarının hesabını birgün verecektir."
 Bu hesaplaşmanın ardından alınan sonuca göre, iyinin veya kötünün ağır bastığı tarafta, bundan sonraki yaşamını sürdürecektir. Buddhism'de de kişi yaptığı amellerin sonucuna göre karmik dönüşüm neticesi ona uygun bir formda yeniden dünyaya gelecektir. Tüm büyük dinlerin bu konudaki sunduğu açıklama, insanların ölüm ardından bir yargılama sürecine girip, burada ki yargının neticesine göre beden dışı formdaki yaşamını cennet veya cehennemde geçireceğidir.
Cennet -cehennem olgusu o kadar insanlığın zihnine yerleştirilmiştir ki, her dönemin sanatsal açılımlarında bu ögeye rastlarsınız. Adem  ve Havva'nın cennetten kovulması, kötülerin cehennemin kor alevlerinde yanışı, cennetteki göz alıcı meyveler, ağaçlar, huriler yüzlerce resme konu olmuştur. Büyük dinlerin de en çok kullandığı ceza-mükafat alanlarıdır cennet ile cehennem. Dünyadaki iyilik yapanların yerlerinin cennette ayrıldığı, dince yapılması günah olan şeyleri yapanların cehennemin  derinlerinde  kor ateşler içinde yanacağı korkusu salınır insanların zihinlerine. Çocukluğundan itibaren bu korkularla yetişir insanoğlu. Son dönemlerde insanların cenette yer vaadiyle, ne gibi korkunç eylemleri yapabileceğine hepimiz şahit olduk.
Peki gerçekten cennet ve cehennem var mı?
Varsa gerçekten tasvir edildiği gibi yerler mi?
Kimler buralara giriyor?
Biliyorsunuz evrende her şey enerjidir. Bizi oluşturan moleküller de aynı şekilde enerji partiküllerinden oluşmuştur. Tüm enerjiler belli frekanslarda titreşmektedirler. Enerjinin titreşimi arttıkça sevgi enerjisine yaklaşılır, tam tersi titreşim düştükçe korku enerjisine yaklaşılır.
Bu bilginin en güzel yanı sizler frekansınızı değiştirerek daha iyi şeyleri hayatınıza çekebileceğiniz bilgisini de beraberinde getirmesidir. Çünkü temel evrensel kanunlardan birini hepimiz biliyoruz:
"Benzer benzeri çeker"


Canlıyken hepimiz yaşadığımız  fiziksel dünyanın frekansına uyumluyuzdur. Diğer bir açıklamayla "insansal frekansta" yaşarız. Ölüm ardından bedenimizden ayrıldığımızda bu dar frekans aralığından, daha geniş frekans alanlarına açılırız. İlk ulaştığımız alan Astral Alan'dır. Burası insan frekansına en yakın frekanstaki alandır. Buranın fiziksel dünyadan en büyük farkı, bu alanda düşünce ana güçtür. Eğer dünyasal yaşam içinde enerji düzeyinizi düşük tutacak şekilde yaşamış iseniz astral planın alt planlarında takılırsınız. Burası bulunmak için hiç hoş bir alan değildir. Çünkü etrafınızda sizin gibi düşük enerji seviyeli ruhlar bulunmaktadır Hepsi hırs, öfke, miskinlik, açgözlülük, kıskançlık, kibirlilik, şehvet dolu ruhlardır beraber olduklarınız. Yani enerjisi düşük rekansta olanlar bu alanda beraber geçirirler bu süreci. (Hristiyanlığın yedi ölümcül günahı bunlar değil mi zaten).
İşte dinlerin Cehennem diye sembolize ettikleri alan bu bölgedir.Yazılan o ateşler, işkenceler yoktur bu alanda; eğer siz düşüncelerinizde bu tanımlamaları taşımıyorsanız. Demin söylediğim gibi bu alanın temeli düşünce üzerine kurulu. Sizler bulunduğunuz alanda nasıl bir ortam yaratmak istiyorsanız düşüncelerinizle oluşturabilirsiniz. Sizler burada olduğunuz için kötü değil, sadece yardıma ihtiyacı olan ruhlarsınızdır. Enerjinizi arttırarak bu alandan kurtulabilirsiniz.
Aslında cehennem fiziksel dünyanın bir uzantısıdır. Bir çok insan fiziksel dünyada da kendi cehennemleri içinde yaşamını sürdürmekte.
Cennet ise Cehennemin karşıtıdır. Eğer enerji frekansınız kötü duygulanımlardan temizlenecek kadar yüksek ve aydınlanmışsanız enerjiniz sizi düşük astral plandan daha yüksek frekanslı seviyelere taşıyabilir. İşte burası Cennet'tir.
Fiziki dünyada da öyle değil mi zaten? Siz duygularınızın hayatınızı yönlendirmesinden ne kadar uzaklaşıp, ne kadar saflaşırsanız, hayat o kadar güzelleşip, dünyayı cennetiniz haline getirebilirsiniz.
Şunu unutmamalıyız evren cezalandırma- mükafatlandırma sistemiyle çalışmıyor. Evren deneyim ve enerji sistemiyle çalışıyor.
Sizlerin yapması gereken, dünya yaşamınız sırasında sizi "Cehenneminize" bağlayan kirli enerji alanlarınızı temizlemek ve daha da kirlenmemesini sağlamak için uğraşmak.

Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız




24 Mart 2010 Çarşamba

İKİ KULAK, BİR AĞIZ



Farkındamısınız ne kadar çok konuşuyoruz. Çoğu zaman konuşmanın gerekli olmadığı zamanlarda bile. Hatta bu konuşmak yerine sesli düşünmek gibi. Daha aklımızda yoğunlaştıramadan hop dilimizin ucunda herşey. Düşünce oluşur oluşmaz, ara filtreleme yapmadan ağzımızdan ham şekliyle çıkıyor.
Düşündünüz mü neden konuşuyoruz?
Tabii ki düşüncelerimizi ifade etmek için. Düşüncelerimiz, etrafımızdaki oluşan şeylerin sonucu oluşur. Burada düşünce oluşurken genelde geçmiş deneyimler baz alınır. Bu deneyim herzaman doğru olmayabileceği için de düşünceniz doğru ve net olmayabilir.
Çünkü biz her zaman etrafımızdaki olayları sisli bir filtreden geçiririz. Çoğu zaman geçmiş deneyimlerimizden gelen yargılarla, olan olayları değerlendirdiğimiz için, büyük çerçeveyi göremeyiz ve bu karışıklığa yol açar.
Ayrıca aynı anda gelen düşünceleriniz  kendi içinde çelişebilir. Bu karşıklığın sonucu duygulanımlarımız da karışabilir. Bu karmaşa düşüncelerimizin sayısını da arttırır. 
Tüm bu karmaşa içinde düşündüklerinizi ifade etmek istersiniz.
Ve konuşursunuz.
Düşündüklerinizi ifade etmenin onlarca yolu olmasına rağmen, insanların çoğu konuşmayı seçiyor.
Çok konuşmanın iki adet nedeni vardır.
-Bir düşüncenizi bir başkasına kabul ettirmek için çok  konuşabiliriz. Eğer siz bir düşüncenizi bir başkasına kabul ettirmeye çalışıyoranız, bu sizin de kendi düşüncelerinizle tam barışık olmadığınızı gösterir. Karşınızdakini ikna için ne kadar çok zorluyorsanız, bu içinizdeki karmaşanın ne kadar büyük olduğunu gösterir.
Çünkü aslında fikrinizi empoze etmeye çalıştığınız kişi karşınızdaki değil, kendinizsinizdir. Onun nezdinde, kendinizi söylediklerinize inandırmaya çalışırsınız .
-Diğer sebepse birilerine anlatmak veya sormak istediğinizi kısa yoldan yapamadığınız için konunun etrafında dolaşarak ipuçları alıp, cesaret kazanmaya çalışmanın sonucu çok konuşulur. Burada konuya direkt girmenizi engelleyen, sizin kendinizi mahkum ettiğiniz korkularınızdır. Bu korkuların arasında reddedilme korkusu baş sıradadır. Cesaretinizi toplamak için ve acaba soracağım soruya olumlu yanıt alabilecek miyim? sorusuna cevap bulabilmek için ana konunun etrafında bir o yana bir o yana gidilir.
Çok bilinen bir laf vardır. İnsanın iki kulağı ve bir ağzı vardır. Demek ki  iki dinleyip, bir konuşacaksınız.
Yanlış anlaşılmak istemem, size konuşmayın demiyorum. Kendimizi ifade etmenin en kolay yolunu tabii ki kullanacağız. Unutmamamız gereken bazen konuşmak illa ki gerekli değil. Gönüllerin iletişimi, bazen konuşulmadığında daha kolaydır.
Düşüncelerinizin konuşmaya dönmeden önce, iç bilgeliğinizin filtresinden geçmesi lazım.
Söylenecek ufak bir lafın, ne onulmaz yaralara yol açabileceğini hepimiz  deneyimlemişizdir.
Atalarımızın "Söz gümüşse, sükut altındır" lafını unutmayalım.
Kişisel gelişmeniz ilerlediğinde konuşmanızın azalıp, sessiz geçirdiğiniz ve dinlediğiniz anların arttığını göreceksiniz.
Bir insan ne kadar kendiyle barışıksa, konuşmaktan çok dinlemeye başlar.
Çünkü bilgelik sessizliktedir. Sadece sessiz kalarak, evrenin bilgeliğine kolayca ulaşabilirsiniz. En önemlisi kendimize ulaşabilmemiz için sessizlik gereklidir.

Halil Cibran'ın şu lafı çok hoş anlatır:

"Düşünceleriniz, içinizde sükunete kavuştuğunda konuşun."

Sevgiyle ve sukunetle kalın

Erkan Sarıyıldız

HAYAT DIŞARDA

Bilge kişi ile kendini beğenmiş bir entellektüel akademisyen bir teknenin güvertesinde yolculuk ederken sohbete başlarlar. Entellektüel kişi bilgenin eğitim düzeyini anlamak için sorular sormaya başlar.:
"Siz Astronomi eğitimi aldınız mı?"
Bilge:
"Aldığımı söyleyemem" der.
"Öyleyse hayatının büyük bölümünü boşa geçirmişsin. Çünkü astronomi çalışıp takım yıldızları okumayı bilen bir kaptan, tüm dünyayı zorlanmadan gezebilir."
Bir kaç dakika sonra  meraklı adam tekrar soru sorar:
"Peki, meteoroloji eğitimi aldınız mı?"
Bilge
"Hayır almadım" der.
"Hımmm. Hayatınızın büyük bölümünü boşa harcamışsınız. Çünkü rüzgarı yakalamayı bilen kaptan gemisini çok yüksek hızlara çıkarabilir."
Akademisyen bu, merakı diz boyu. İlla ki bilge kişinin yanında üstünlüğünü göstermeye çalışıyor. Bir süre sessizlikten sonra:
"Siz Oceanography (Okyanus bilimi) eğitimi aldınız mı?"
Bilge büyük bir sabırla:
"Hayır " der.
Akademisyen böbürlenerek:
"Ahh. Ne büyük zaman kaybı. İlkel insanlar akıntıların yönünü kullanarak kendilerine yiyecek ve barınak bulmayı becermişler."
Bir kaç dakika sonra  bilge kişi, akademisyenin  teknenin kenarına doğru ilerlemesini sağlar. Soğukkanlılıkla sorar:
"Siz yüzme eğitimi aldınız mı?"
Akademisyen mağrur bir şekilde:
"Hiç zamanım olmadı "der.
Bilge bıyık altından gülerek:
"Öyleyese hayatının tümünü boşa geçirmişsiniz. Çünkü gemi batıyor."
Spiritualite ve kişisel gelişim yoluna girdiğiniz anda doğru bilgiye ulaşmak için o kadar kaynaktan yüzlerce şey okunur, o kadar çok toplantıya katılınır, saatler, günler, seneler süren eğitimler yapılır ki. Hepimiz sürekli bir arayış içinde, kafamızda senelerin biriktirdiği soruların çözümünü bulmak amacıyla daha önce bu yollardan geçmiş kişilerin derin bilgilerinden yararlanmaya çalışıyoruz. Hepimiz öyle açız ki bilgiye. Gerçekten bilinmezin karşısında, insan hep daha fazlasına ulaşmak istiyor. İşin ilginci, geldiğiniz her aşamada açlığınız azalacağına daha da artıyor.
Fakat amaç sadece öğrenmek değil, olmak olmalı. Eğer aldığınız bilgiyi yaşamınızda deneyimleyemiyor, kendinizle ve çevrenizle ilişkilerinizde uygulayamıyorsanız, bu bilgi sadece bir çöplük halinde zihninizde durur. Gerçekte olması gereken aldığımız eğitimi uygulamaktır. 
Uygulamalı eğitim için yaşamdan daha iyi neresi olabilir. Bütün insanlar, çevreniz, sokaktakiler sizlere bir şey öğretebilmek için yaşamınıza giriyor. Verdiklerini almazsanız bu ders saatlerini boşa harcamış olursunuz. Ne yazık ki boşa harcayacak zamanımız kalmadı. Yaşamın her anını en çok nasıl kazanım sağlarım diyerek geçirmeliyiz.
Bir adam tüm hayatını babasının katilini aramakla geçirir. Yaşam boyu tüm amacı katili bulmak olduğu için bu arada kendi yaşamını da hiçe sayar. Sonunda katili bulur. Bunun üzerine yanındakiler adama sorar:
"Senelerdir aradığın katili buldun. Bundan sonra ne yapacaksın?"
Adam cevaplar:
"Senelerdir intikam işiyle o kadar meşgul olmuşum ki, bundan sonra intikam olmadan ne yapacağımı bilemiyorum."

Şunu bilmeliyiz ki gerçeği yaşamak, aramaktan daha önemlidir.

Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız

22 Mart 2010 Pazartesi

GİZLİ GÜÇ



Herkesin ve herşeyin içinde zeki bir evrensel yaşam gücü saklı. Hepimiz bu içsel bilgiye ulaşabilme yeteneğine sahibiz. Bu mükemmel kaynağa ulaşmanın yolu sezgilerimizden geçer. Sezgi dediğimizde herhangi bir olay karşısında size neyin doğru neyin yanlış olduğunu söyleyen iç sesinizden bahsediyorum.
Bir çok kişi bu sesinin olduğunun bile farkına varmadığı veya bu sesini dinlemediği için bu önemli yardımcısına karşı sağır olarak yaşamaktadır. Halbuki iç sesiniz o kadar pratik, o kadar yanınızdadır ki; günlük yaşantınızın her anında size pratik çözümler üretir.
Sezgi doğal olarak doğduğumuzdan itibaren sahip olduğumuz bir güçtür. Çocukların sezgileri çok kuvvetlidir, fakat bizler zamanla çocuklarımızın güçlerini kullanmasının önüne setler çekerek bu güçlerini unuttururuz.
Bir çoğumuz sezgilerin bazılarına ait bir ayrıcalık olduğunu sanırız. Kadınların önsezilerinin daha kuvvetli olduğunu düşüünürüz. Esasında bu değerli yardımcının cinslerin veya bazılarının tekelinde olduğunu düşünmeyin. Hepimizde doğal olarak bulunan bir önsezi potansiyeli mevcut. Kimilerimiz bilinçli olarak bu yanımızı geliştirmeye çalışırken bazılarımızsa bu yanımızı görmezden gelip, iç sesimizi duymamayı yeğleriz. 
İlkel uygarlıklarda sezgiler çok değerli olarak tutulmuştur. Bir çok kararlar kabilelerin sezgilerine göre alınır ve hayat gidişatı bunlara göre belirlenirmiş. Sezgilerin evrensel yaşam gücüne direkt bağlantılı bir yardımcı olduğu bilinciyle günlük yaşamlardaki tüm aktiviteler buna göre düzenlenirmiş. Ulu adamların ve  şamanların sezgileri ve olacaklarla ilgili vizyonlarını paylaştıkları çeşitli ritüeller aracılığıyla kabileler, kendilerini olacaklara hazırlarlarmış. Bizlerin ilkeller diyerek çağdaş insanın yanında hakir gördüğümüz bu insanlar, tüm evrensel ögelerin birbirleriyle derin bağlarla bağlı olduklarının bilinciyle hareket ederken, bizler bu gücümüzün farkına bile varamadan hayatımızı mantık parantezi içinde eksik potansiyelimizle yaşıyoruz.
Okullarımızda çocuklarımızın sadece sol beyninigeliştirmeye yönelik eğitim programları uygulayarak gerçekte hayat boyu en büyük yardımcısı olabilecek sezgisel sağ beyin tarafımızı bastırmaya çalışıyoruz.Bu süreç ileri hayatımızda, işlerimizde de aynen devam ediyor. 
Beynin sol tarafı bir bilgisayar gibi çalışma prensibi uygular. Verileri alır, bu verileri çeşitli işlemlere sokarak mantık süzgecinden geçirerek sonucu damıtır. Bu tip düşünmede esas olan, sisteme girilen veriler ve sonundaki çıktının mantığa uymasıdır.
Sezgisel tarafımzın çalışması  ise bundan farklıdır. Bir kere bu tarafımızın en büyük farkı, gelen verilerin sonsuz bir kaynaktan geliyor olmasıdır. Hatta bu verilerin bizim yaşam deneyimlerimize bile bağlı olması gerekmeden tüm evrenin bilgilerine açıktır. Bu kaynak öyle zekidir ki, ne zaman gerekiyorsa bize gerektiği anda ortaya çıkar. Bazen bu veri anlık bir akış içinde gelir. Bizim öğrenmemiz gereken bu veri akışının farkına varmak ve yaşamımızı kolaylaştırmasına izin vermektir. Sezgisel tarafımızın verilerini dinlemeyi öğrendiğimizde, hayat zorlanmadan ve akışında gitmeye başlar.
Bizler sezgilerimizi geliştirmek istediğimizde iş karar vermeyle başlıyor. Biraz daha kendi iç sesimize kulak vererek ve evrensel zekanın bize gönderdiği verileri almayı öğrenerek bu tarafımızı da geliştirebiliriz. Biraz kendine güvenme ve çalışma ile bu gücünüzü tam potansiyeliyle kullanmak hiç de zor değil. Şunu unutmayın bir kere bile bu sesi duymaya başldığınızda ardından bu açılan yoldan bilgi akışı hızlanacaktır. 
Bu sözlerim sakın zekayı hiçe sayın, mantığınızı kullanmayın olarak anlaşılmasın.Tabii ki eğitim sistemimizde zekamızı geliştirmeye yönelik ve mantık kuramlarına oturan çalışmalar yapılmalı. Benim ayırdına varmak istediğim yaşamımızda zekamızla sezgilerimizi denge içinde tutmayı bilmek. Gerçekten sezgileri yok saymayı, koca bir gölün içinde susuz kalmak gibi düşünüyorum.
Unutmayalım büyük hayaller olmadan, büyük buluşlar ve ilerlemeler sağlanamazdı.

Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız

21 Mart 2010 Pazar

PAZAR HİKAYELERİ - İKİ MELEK


Bir adam nereye gideceğini bilmeden, kafası karışmış bir şekilde yola çıkmış. Umutsuz ve huzursuzmuş. Önüne bir çok yol ayrımı geliyor, fakat ne tarafa gideceğini bilemediği için emin olamıyormuş. Sonunda meleklerden yardım istemiş.
"Sevgili melekler. Eğer gerçekten varsanız ve bana yardım edecekseniz ortaya çıkın. Size ihtiyacım var." demiş.
İki tane melek adamın hemen yanıbaşında belirmiş. Bu iki melek birbirleri ne çok benzemekle beraber aynı zamanda çok da farklılarmış. Adam bu iki meleğin birisinin ışık meleği, diğerinin karanlık meleği olduğunu hissetse de hangisi oldularını anlayamıyormuş.
Zaman geçtikçe adamın kafası daha da karışmış. Sonunda meleklere, doğru yolun hangisi olduğunu sormaya karar vermiş :
"Çağrıma uyup geldiğiniz için  öncelikle minnettarım. Çok teşekkürler. Size bir soru sormak istiyorum. Bana lütfen söyleyin, hangi yolu seçmeliyim? Bundan sonra yaşamımı geçireceğim yolu bulmak ve oraya varmak istiyorum."
Meleklerden bir tanesi görüntüsünü çok gösterişli bir hale getirerek:
"Senin bolluk ve ilerlemenin olduğu bir yere gitmek istediğini düşünüyorum. Hayattaki tüm amaçlarına ulaşabileceğin, insanların senin varlığına ihtiyaç duyduğu hatta güçlü bir kral olabileceğin, insanlara emirler verebileceğin bir yer var. Seni oraya yönlendirmek istiyorum."
Adam heyecanla:
"Bu dediklerin harika. Fakat bir tarafım diğer meleğin de fikrini sormam gerektiğini söylüyor."
Diğer melek öne çıkmış. Fakat görüntüsü üzgün ve melankolikmiş. Adama:
"Ben de gidebileceğin bir yer biliyorum. Burası soğuk, yorucu ve başında kralı olan bir yer. Burada yaşamak için çalışmak zorundasın ve yorulmalısın. Yaşayanlar sert mizaçlılar  ve pek dostcanlısı değiller. Fakat burada gayret göstererek istediğin yere ulaşabilirsin. Hangi yolu seçeceğine karar ver. İkimizi dinledikten sonra hangi tarafı seçmeye karar verdin?"
Adam:
"Gerçekten çok ilginç. Düşünmem lazım."
İçinden de:
"İlk melek bana güç, bereket, ün ve bolluk sundu. İkinci hüzünlü ve garip olan melek bana  çalışma, gayret gösterme gereken bir alan sundu. Zannedersem ben hangisinin ışık, hangisinin karanlık meleği olduğunu anladım."
Adam her iki meleğe de teşekkür ederek yoluna devam eder
Seneler geçer. Adam, ilk meleğin aydınlık meleği olduğunu düşünerek onun yolundan gider ve yüzlerce kişiyi yönetecek hale gelir; fakat ne yazık ki yanılmıştır. Çalışmak, yorulmak ve bir yerlere gelebilmek için kendini adamak ona zor gelmiş ve egoist, ukala ve çok hırslı bir kral olmuş.
Ölüm zamanı gelip çattığında her iki melek adamın yanında belirmiş.
Adam:
"Şimdi anlıyorum hanginizin ışık, hanginizin karanlık meleği olduğunuzu. Ben karanlık meleğin hayatımı yönlendirmesine izin verdim. Çalışmak ve bir yerlere ulaşmak için kendini adamak bana zor geldi. Kolay zafer ve zenginlik bana cazip geldi. Gerçekten de denilen konuma kolayca ulaştım. Emrimde hükmedebileceğim yüzlerce insan olsa da kendimi çok yalnız hisssediyorum. Hayatımın şu son anlarında yanımda hiç kimse yok. Şimdi anlıyorum  beni karanlık meleği kandırdı. Peki, sevgili ışık meleği neden benimle görüşürken öyle hüzünlü ve melankolik bir yüzün vardı ?"
Işık meleği yumuşak bir sesle.
"Söylediklerin doğru. Sana neden olduğunu açıklayacağım. İnsan evladı  kolayca başarıya ulaşabileceği , herşeyin altın bir tepside sunulduğu tarafı seçme eğilimindedir. Sen de beni şaşırtmadın ve bu tarafı seçtin. Fakat şimdi öğrendin ki:
Bazen ışık  kendini karanlık, karanlık da ışıkmış gibi gösterebilir.
Kararlarını verirken dışında sunulan ambalajın altında yatanı görmeye çalışmalısın."
Bizler de zaman zaman zenginliğe sahip olalım derken en önemli yanımızı , insani özelliklerimizi, ruhani yönlerimizi kaybediyoruz.
Esas zenginlik, insanın içindeki özün zenginliğidir.

Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız




19 Mart 2010 Cuma

NARCİSSUS



Bugün değişik bir şey yapın.
Kendinize ayrabildiğiniz bir zaman seçin.
Ne mi yapacağız?
Kendimizi seyredeceğiz. Evet yanlış duymadınız.
Kendimizi gerçekten seyredeceğiz. Belki de ilk defa göreceğiz.
Şu kaotik dünyada en az değer verdiğiniz, en çok kızdığınız, en çok yargıladığınız, en az zaman ayırdığınız kendinizi.
Geçin bir aynanın karşısına. Oturursanız iyi olur. İşimiz biraz uzun.
Hep söylediğim gibi yolculuğunuzun ana kapısı kendinizden açılıyor. O yüzden eğer gelişimimizi hızlandırmak istiyorsak önce kendimizle başlamalıyız yola.
İçinizdeki tanrısallığa ulaşmanın en basit yolu gözlerinizin içinde. Gözlerinizi seyredin, ama bir yabancıya bakarmış gibi. Gözlerinizden içe açılan pencerede içeride yaşayan sonsuz bilgeyi selamlayın.
"Ben zaten hergün kendime bakıyorum." diyebilirsiniz. Benim dediğim bu geçiştirme bakışlar değil. Farkındalık içinde ve yüzeyin altındakini görebilecek derinlikte olanından bahsediyorum.
Yüzyılların, nice deneyimlerinizin ve tanrısal parçanızın farkına varın.
Karşınızdaki bu muhteşem varlık o kadar çok şey yaşadı  öyle bilgilere sahip ki...
Şu anki konum, cinsiyet ve giydiğiniz sosyal örtülerin altındaki muhteşemlikten bahsediyorum.
Hani yaşam dramalarınızın içinde boğulup unuttuğunuz o oyuncu, o neşeli tarafınızı farkedin.
Yaşam gerçekten komik bir oyun.  Doğduğunuzdan beri yaşadıklarınızı bir gözden geçirin. Hepimiz sonsuz, ölümsüz varlıklarız. Dünya deneyimi için kısıtlı imkanları olan bedenlerimize doğup, başlıyoruz tecrübemize. İşin ilginci herşeyi unutarak. Yeniden hatırlamak için uzun süreler harcıyoruz.
 Schopenhauer'in yaşam tanımlamasını tekrar okuduğumda, cesaretimize tekrar hayran oluyorum.
"Yaşam acı dolu bir sona giden, sonsuz bir acıdır."
İçinizde dünya deneyiminin tüm zorluklarını göze alarak gelmiş, çok özel ve çok cesur bir kahraman taşıdığınızı unutmayın.
Bedeninizi onurlandırın. Sizin gibi özel bir sonsuz potansiyelli varlığı misafir eden harika organizmanızı. Tek tek her bölgenizi sevgiyle takip edin. Taşıdığınız her şeyi, kaşınızı, gözünüzü, saçınızı, kolunuzu, vücudunuzu tek tek sevginizi göndererek izleyin. Geçirilen yılların izleri olan çizgilerinizi de unutmayarak.

Bu yaptığınız, bazılarınıza Narcissus'un hikayesini hatırlatmış olabilir.  Günlerden bir gün av izindeki NARCİSSUS susamış ve bitkin bir şekilde bir nehir kenarına gelir. Buradan su içmek için eğildiğinde, sudan yansıyan kendi yüzü ve vücudunun güzelliğini görür. O da daha önce fark edemediği bu güzellik karşısında adeta büyülenir. Yerinden kalkamaz, kendine aşık olmuştur. O ana dek kimseyi sevmediği kadar, sevmiştir kendi görüntüsünü. Durup ona uzun uzun bakar; bundan hem zevk hem de acı duyar. Aşk içini yakmıştır bir kere o da kendi aşkından erir, biter. O şekilde orada ne su içebilir, ne de yemek yiyebilir, günden güne erimeye başlar ve orada sadece kendini seyrederek ömrünü tüketir. Öldükten sonra da vücudu nergis çiçeklerine dönüşür.
Ben sizin aynaya dalıp, kendinize aşık olup, hayattan uzaklaşmanızı söylemiyorum.
Ben size bu hikayeden günümüz diline geçen bir terim olan "Narsistik" yaşamdan bahsetmiyorum.
Sadece kendimizin ve taşıdığımızın ruhsal özün gücünün ve değerinin farkına varın diyorum.
Ben size kendinizi sevin diyorum.
Peki neden mi diyorum?
Çünkü,
Kendini sevmeyen insan, başkalarını sevemez.
Kendine saygı duyamayan kişiye, başkaları tarafından saygı duyulamaz.
Kendine değer veremeyen insan, başkalarına  değer veremez.
Kendini her yönüyle kabul edemeyen insan başkalarını da kabullenemez
Kendini sürekli yargılayan insan başkaları için yargısız olabilmeyi deneyimleyemez.


Ey ölümsüz varlıklar kendinizi onurlandırın. Çünkü bunu ilk olarak ve en çok hakkeden kendinizsiniz.


Sevgiyle kalın


Erkan Sarıyıldız


17 Mart 2010 Çarşamba

"ALO CENNET" SERVİSİ


ALO CENNET müşteri danışma hattına bir müşteri telefonu gelir.

Müşteri Servisi Yetkilisi (MSY): Evet efendim, size nasıl yardımcı olabilirim ?

Müşteri (M): Merhaba. Uzun düşünme sürecinin ardından, SEVGİ install edilmesine(yüklenmesine)  karar verdim. Bana bu süreçte yardım edebilir misiniz?

MSY: Tabii ki yardım edebilirim. Hemen başlayalım. İşleme hazır mısınız?

M: Evet. Fakat şunu söyleyeyim, benim teknik bilgim çok iyi değil fakat install edilmeye hazırım. Önce ne yapayım?

MSY: İlk basamak KALP adlı dosyanızı açın. KALP adlı dosyanızı bulabildiniz mi?

M: Evet buldum. Fakat içinde bir çok programın çalıştığını farkettim. Bu programlar çalışırken install edebilir miyiz?

MSY: Hangi programlar çalışıyor efendim?

M: Bakalım. GEÇMİŞ-ACI.EXE , DÜŞÜK-SAYGI.EXE, KİN.EXE, KÜSKÜNLÜK.EXE şu anda aktif olarak çalışıyor.

MSY: Önemli değil. Sevgi GEÇMİŞ-ACI.EXE'yi sisteminizden yavaş yavaş silecektir. Kalıcı hafızanızda kalabilir ama bir daha diğer programları bozamaz. SEVGİ, DÜŞÜK-SAYGI.EXE 'nin üzerine  YÜKSEK-SAYGI.EXE adlı bir modülü geçirecektir. Fakat siz KİN.EXE ve KÜSKÜNLÜK.EXE adlı programları durdurmalısınız. Bu programlar SEVGİ'nin doğru şekilde install edilmesine izin vermez. Bunları durdurabilecek misiniz efendim?

M:  Bunları nasıl durduracağımı bilemiyorum. Nasıl yapacağımı söyleyebilir misiniz?

MSY: Tabii zevkle. Başlat menüsüne girin AFFETME.EXE adlı programı aktive edin. KİN.EXE ve KÜSKÜNLÜK.EXE adlı programları tamamen silene kadar bir kaç kez daha bu işlemi yapmanız gerekebilir.

M: Tamam yaptım. SEVGİ birden kendi kendine yüklenmeye başladı. Bu normal mi?

MSY: Şimdi bir mesaj ekranınıza gelecek." Bu program KALP dosyanızın yeniden hayata döndürülmesi için tekrar yükleniyor"

M: Evet tamamlandı. Tamamıyla yüklendi mi sizce?

MSY:Evet, fakat şunu unutmayın bu program sadece temel program. Diğer KALP'lerle bağlantı kurularak programı UPGRADE (Yükseltme) yapabiliyorsunuz.

M:Hey bir dakika. Bir hata mesajı belirdi. Ne yapmalıyım?

MSY:Mesajda ne diyor?

M: Şöyle tam olarak söyliyeyim:
"ERROR 412-PROGRAM İÇ BİLEŞENLERDE ÇALIŞMIYOR"
Ne demek bu?

MSY: Üzülmeyin efendim. Bu çok sık karşılaştığımız bir problem. SEVGİ programının sadece dış KALP programlarıyla çalışmak üzere kurulduğunu söylüyor. Bu bize iç ortamınızda aktiflenmesinin  tamamlanması gerektiğinin uyarısı. Teknik olarak değil diğer bir söylemle anlatırsam başkalarını sevebilmek için,  önce kendi makinenize SEVGİ duymalısınız

M: Öyleyse ne yapmalıyım?

MSY: KENDİNİ-KABULLENME adlı klasörü açın.

M: Evet yaptım.

MSY: Harika. Gittikçe ustalaşıyorsunuz.

M: Teşekkür ederim.

MSY: Zevkle. Şimdi sayacağım dosyaları bulup BENİMKALBİM adlı klasöre kopyalayın:
KENDİNİ-AFFET.DOC., DEĞERİNİ-BİL.TEXT, ve SINIRLARINI-KABULLEN.DOC. Sistem bozuk dosyaların üstüne otomatik olarak yenilerini geçirecektir. Ayrıca tüm klasörlerden SELF-KRİTİK.EXE adlı dosyayı sil. Sildiğine emin olmak için her tarafı araştır hatta çöp kutusunu bile boşalt.

M: Yaptım. Hey! KALBİM klasörü aniden yeni dosyalarla dolmaya başladı. GÜLME.MPG ekranımda görülüyor. BARIŞ.EXE ve MEMNUNLUK.COM adlı dosyalar kendilerini KALP klasörünün heryerine kopyalıyor. Bu normal mi?

MSY: Bazen. Diğerleri için zaman gerekli fakat şunu unutmayın, herşey en doğru zamanında yavaş yavaş yüklenecektir. Öyleyse, SEVGİ kuruldu ve çalışyor. Siz kendinizdekini korumak ve devam ettirmekle yükümlüsünüz.
Bir de ayrılmadan bir şey daha söylemeliyim

M: Evet?

MSY: SEVGİ,  freeware (serbest dağıtılan) bir programdır. Karşılaştığınız herkese verdiğinizden emin olmalısınız. Eğer siz başkalarıyla paylaşırsanız, onlardan da size çok güzel ek program parçaları dönecektir.

M: Kesinlikle yapacağım. Yardımlarınız için çok teşekkür ederim. Bu arada isminiz ne?

MSY: Bana İlahi Kardiyolog diyebilirsiniz. Bir çok insan senelik check-up'ın yeterli olduğunu düşünse de ben günlük idame bakımlarının daha önemli olduğunu düşünüyorum.

İlahi Kardiyolog'un arşivinden yüklenmiştir......

Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız

NOT: Bu yazı kimin yazdığını bilmediğim muhteşem bir yazıdan çevrilmiştir.

16 Mart 2010 Salı

MERCEK



Farkındamısınız ne kadar önemsiyoruz başkalarının bizim hakkımızdaki fikirlerini. Ne kadar muhtacız başkalarının gözünden kendimizi görmeye ve başkalarıyla paylaşmaya.
Sanki yaşamımız içinde yaptıklarımız kendimiz için değil, başkalarının seyretmesi için yapılıyor. Başrolde de biz.
Sinemaya gideriz. Daha filmi seyrederken filmin zevkine varmaktan çok, yanımızdakilerin fikrini merak ederiz. 
"Güzel bir film değil mi? Nasıl buldun ? " .
O yüzden sinemalarda tek başına  film izlemeye gelmiş insan bulmak çok zordur. Güzel bir sahne geldiğinde kendi hislerimizden çok, başkasının gözlerine bakarız. Filmin en duygusal yerinde hemen başkaları ağlıyor mu diye araştırırız meraklı gözlerle. Hatta o anda yanımızda olmayıp filmi göremeyenler için bir anlatım şablonu bile oluştururuz daha filmi seyrederken.
Yeni bir şey alırız. İçimiz içimize sığmaz hemen telefonlara sarılırız veya birilerine göstermek için fırsatlar yaratmaya çalışırız. Bazen sahip olmaktan çok, başkalarının gözünden  kendimizin sahip olduğunu görmek daha önemlidir.
Bir restorandasınızdır ilginç bir yemek sunumu gelir önünüze hemen onu resimlemek istersiniz. Başkalarıyla paylaşmak. Halbuki orada yapılması gereken o güzel sunumu sakince izleyip ardından lezzetini tam anlamıyla çıkarmak değil mi?
Bir ilginç gözlemim de çok güzel bir gezidesinizdir veya bir kutlama toplantısındasınızdır. Bu arada bu güzel enerjinin yaşanması için gereken zamanın çoğu resim çekmeyle geçer. Her an bu yaşadığımızı ölümsüzleştirme çabasına gireriz ve flaşlar patlar; onunla birarada, bununla bir arada, toplu olarak....
Teknolojik gelişmelerin sonucunda da daha çekilir çekilmez fotoğraflar incelenir. Kötü çıkmış, iyi çıkmış tartışmaları yapılır. Burada kendinizi yanınızdakilerin gözünden görmenin de ötesi orada olmayanların da beğenilerini kazanmak için  yapılan ortak fotoğraf paylaşım alanlarına koyarız resimlerimizi. Sanki başkaları bizim yaşadığımızı, giydiğimizi gördüğünde bizim için bu yaşadıklarımızın değeri kat be kat artacak. Anı ölümsüzleştirmek için yaptığınız eylemlerle aslında o anın sihirini kaçırırsınız.  Halbuki yaşanılanı ölümsüzleştirmek için sadece o anı tam anlamıyla yaşamak yeterlidir.
Önemli olan çekilmiş bir fotograf, film parçası değil, yaşanılanın sizin zihninizde kalan saf resimleridir.
Sadece kendiniz için giyinmenin, film seyretmenin, almanın, yapmanın keyfini hiç tattınız mı ?
Bu söylemlerim sanki hayattan kopun, tek başınıza yaşayın diyormuşum gibi yorumlanabilir. Yanlış anlaşılmak istemem. Yalnız kalın demiyorum. Tabii ki sevdiklerinizle birşeyler paylaşmak çok çok güzel. Benim bahsettiğim, sizin için başkasının gözünden görülmenin,  yorumlanmanın, onaylanmanın  ihtiyacının olmadığı özgürleşmiş bir alanda yaşamak. Sadece siz olarak ve yaşamın her anını yüzde yüzüyle.
Hayat kaçırılmayacak kadar güzel. Her anında mucizeler saklı. Hayatı kameralar arkasından , başkalarının gözünden yaşamayın. Gözümüzün önünde filtreler, perdeler olmadan tüm kokusunu ve hazzını içinize çekerek o anın kıymetin bilerek yaşayın.
Çünkü ne oluyorsa sadece o an oluyor. Tekrar o anı bulma şansınız yok. Hep ardından yeni anlar gelecek.
Hayatı başkalarının merceklerinden izlemeyin, kendi gözlerinizle, etinizle, kemiğinizle yaşayın.

Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız


15 Mart 2010 Pazartesi

YARATABİLİRSİN



İnsanoğlu kendi yaratıcı yanını hep bir kenara atmıştır. Kendisinin bir şeyleri yaratabileceğine inanmaz.
"Ben yaratıcı değilim."
"Yeni bir şey üretmek bana göre değil. Ben olanla idare ederim." yaklaşımı yüzlercemizde.
Hepimiz mükemmel yaratıcılarız. Yaşadığımız her an aslında bir yaratım sürecinin parçaları
Ne mi yaratıyorsunuz?
Yaşamlarınıza bakın. Yaşamınızdaki her ayrıntıya, hayatınızın inceliklerine bakın. Bütün bu harika yaşam deneyimlerini yaratan sadece sizlersiniz. Öyleyse bizim gücümüz var fakat farkında değiliz.
Ne zaman yaratamadığınızı düşündüğünüzde yaşamınıza tekrar bakın; bu size kendi gücünüzü hatırlatır.
Nedir bizleri yaratımdan engelleyen?
Yaratıcı yanımızı engelleyen sebepleri sakın dışarıda aramayın. İçinizde yaşattığınız ve ellerinizle büyüttüğünüz yargıç bunların sebebi. Genelde bu yargıcı siz çocukken oluşturmuşsunuzdur. Bu yargıcın ilk tohumları anne-babanız, arkadaşlarınız ve öğretmenleriniz tarafından atılır.
"Yeterince iyi olmamış."
"Becerememişsin" ve bunlar gibi onlarca kritiğin  içimizde oluşturduğu bir yansımadır yargıç dediğim. Bu yargıç seneler içinde büyür ve artık önünü alamaz olursunuz. Artık her yaratımınızda etrafınızda başkası olmasa da siz kendi kendinizin baltalayıcısı olursunuz
Yaratımın önündeki diğer bir engel mükemmeliyetçiliktir. Aslında mükemmeliyetçilik yetersizliklerimizi aşmak için kullandığımız bir savunmadır. Her yaratımımız ilk anda mükemmel olacak beklentisi içine girmeniz yeni deneyimlerin önünü kapayacaktır.Yaratım deneyim ister. Bütün büyük insanların hayatında çok başarılı eserler kadar, bir o kadar da başarısızlıklar vardır. Kişi başarısızlıklarından ders alarak başarıya ulaşır. Hiç bir şey hazır olarak sizlere sunulmaz. Yapılacak olan denemek, sonuç almak ve sonuçları toparlayıp mükemmele ulaşmaktır.
Mükemmeliyetçilik ile ilgili hoş bir hikâye vardır.
Hikâye bu ya, bir zamanlar çok meşhur bir heykeltıraş varmış, öylesine güzel heykeller yaparmış ki yaptığı heykelleri görenler onları canlı zannedermiş. Hele heykeller insan tasviri olduğunda görenler şaşırır kalırmış. Çoğu zaman insan mı, heykel mi anlaşılmazmış.
Günün birinde bir kahin ona öleceği zamanın yaklaştığını söylemiş. Heykeltıraş çok korkmuş, ölmek istemediği için ölümden nasıl kaçabilirim diye düşünmeye başlamış ve kendince bir çözüm bulmuş. Nasıl olsa son derece canlı gözüken heykeller yapabildiği için Azrail'i şaşırtabileceğini düşünmüş. Kendisine çok benzeyen on heykel yapmış.
Azrail gelince hemen yaptığı heykellerin arasına geçmiş ve nefesini tutarak beklemiş. Azrail şaşırmış ve Allah'ın yanına geri dönmüş. Allah Azrail'e nasıl bir seçim yapması gerektiğini söylemiş ve ona "Geri dön, tekrar kendi yaptığı heykellerin arasında saklanan heykeltıraşın yanına git ve ona sana söylediğimi şeyi söyle" demiş.
Bunun üzerine Azrail söyleneni yapmak üzere yeniden heykellerin bulunduğu odaya girmiş ve demiş ki "Bayım, bir tek şey dışında hepsi mükemmel. Oldukça başarılısınız ama bir noktayı gözden kaçırmışsınız, ufak bir hatanız var." Bunu duyan heykeltıraş hemen "Ne hatası? Olamaz!" diye karşılık verince Azrail "İşte, senin hatan" demiş ve kendisini alarak götürmüş.
Mükemmeliyet takıntısı ile kibir arasında çok ince bir çizgi vardır. Kişi yetersizliklerini aşmak için mükemmeliyetçi olmaya çalışır. Halbuki her yaratım mükemmeldir ve önemli olan yaratmaktır.
Hepimizin kafasında yaratıcılık dediğimizde somut bir eser olması gerektiği belirir. Yaratım illa ki bir kitap yazmak, bir resim çizmek, bir heykel yapmak, bir müzik eseri yazmak değildir. Yaşadığımız her an bir yaratımdır. Kurduğunuz yuva, pişirdiğiniz yemek, en önemlisi anne-baba olmak en önemli yaratımlarınızdır. En güzel eserleriniz de çocuklarınız. Bir çocuk yetiştirip hayatta karşısına çıkacak olan zorluklara hazırlamaktan daha yaratıcı ne olabilir ki hayatta?
O yüzden bahaneleri bir yana bırakalım. Öncelikle kendimize inanalım. Hepimizde olan fakat kimilerimizin farkına varabildiği bu yönümüzü kullanalım.  
Ben yaratamam masallarına artık karnımız tok. Zihninizde saklı olan cevherleri bizlere sunma zamanı.
Tabii ki yaratım sırasındaki eğlenceyi de kaçırmadan.

Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız