21 Mayıs 2010 Cuma

ŞİFACININ İTİRAFLARI



Sene 1992. Tıp fakültesinden mezun olduğum yıl. Ardından yoğun bir İç Hastalıkları Uzmanlık eğitimi. Kitaplar, imtihanlar, acil nöbetleri, hastabaşı eğitimler, toplantılar, kongreler....... Bizim mesleğimiz o kadar zor , o kadar ilginç, o kadar güzel, yani herşeyi içinde barındıran değişik bir platform.
İlk mezun olduğumda " Tamam işte tüm bilgilere sahibim, yaşamla ölümün efendisiyim." hissine sahiptim. Vereceğim tek bir karar bana güvenerek kendisini emanet eden  muhteşem organizmanın ne olacağını belirliyor duygusu, üstümde yoğun bir baskı yaratıyordu. Acilde kalp kriziyle gelen ve saniyelik verilecek kararlarla yaşam - ölüm sınırında gezen yüzlerce insanla uğraştım. Bu konumda kendinizi "Tanrıcılık" oynayan birisi olarak hissediyorsunuz. Yaşamın da ölümün de kararı size aitmiş gibi.
"Ol dedin mi oluyor, öl dedin mi ölüyor."
Bu anlarda bu tecrübeleri yaşamayan birisi bu duygunun ne kadar farklı bir durum olduğunu anlayamaz.
Seneler geçti. Öncelikle yüksekte gezen ayaklar yere basıyor.Tecrübe denilen birikimsel bilginin ışığında Tanrısal yetki ile İnsani taraflar birbiriyle harmanlanıp olgunluk sürecine giriyorsunuz. Sorumluluklar değişmese de ağırlığı bir miktar azalıyor.
Ben hala mesleğimi çok seviyorum. Mesleğimin en güzel tarafı da o kadar çok insanın yaşamına girme hakkı sunuyor, o kadar değerli, muhteşem kişilerle tanışma imkanı veriyor ki. Herhalde başka herhangi bir meslekte bu imkanı bulamazdım.
İlk mezun olduğum halimle şimdiki mesleki bakış açılarımı karşılaştırdığımda büyük bir değişim geçirdiğimi farkediyorum. Tıp eğitiminin kuralcı, materyal ve deneysel veri dışında gerçek kabul etmeyen ortodoksik yapısıyla yoğrulan ben, zaman geçip de yaşamın kendimce esasına vardığımda gerçeğin sadece bunlar olmadığı ayırdına vardım.
Neler mi değişti?
Bedenin sadece maddesel beden olmadığını ve enerji bedenle beraber bir bütün olarak ele alınması gerektiğini farkettim. Madde bedendeki bütün hastalıkların aslında enerjetik düzlemdeki bozuklukların birer yansıması olduğunu deneyimledim. Yani beden düzeyindeki tam iyileşmenin her düzlemde sağlanarak gerçekleşebileceğini gördüm.
Ve çok şaşırdığım bir bilgidir ki hastaları bizlerin iyileştirmediğini, sadece bizlerin iyileşme için rehberlik yaptığımızı görmekti. Doktor hastasının verileri ışığında tanıyı koyduğunda olası tedavileri sunduğunda iş bitmiyor. Kişinin de iyileşmeye karar vermiş olması gerekli. Çünkü siz ne yaparsanız veya ne ilaç verirseniz verin, eğer hasta iyileşmek istemiyorsa yapacaklarınız sınırlı.
Diğer ilginç bir gözlem, iyileşmenin sizin tıbbi bilginiz veya ustalığınızla değil şifayı sunma şeklinizle de alakalı olarak daha etkin olabileceği gerçeği. Sevgi dolu bir ilişki içinde iyileşme çok daha kolay gerçekleşiyor.
Aynı zamanda aslında tüm hastalıkların şifasını kişi kendi vücudunda taşıyor. Sadece şifalanma yolunu açmayı öğrendiğinizde hastalıklar geldikleri gibi kayboluveriyorlar. Vücut kendi içinde her şeye sahip. Tüm kemoterapotiklerden daha etkin ilaçları dahi üretebiliyor. Yapılacak sadece önce iyileşmeyi her düzeyde istemek ve hastalık yapıcı mekanizmanın ortadan kaldırılmasını sağlamak. Bu dediklerim gerçekten kolay değil . Tam bir transformasyon ve  yüzde yüzüyle savaşmak gerekiyor. Bu bakış açısından gördüğünüz gibi mucize dediğimiz iyileşmelerin altında, kişilerin bu formülü bulmaları yatıyor.
Bir Tıp adamı olarak bu düşünsel verileri içselleştirmek çok kolay olmadı itiraf etmeliyim. Bir tarafta klasik eğitimin kalıpları dururken, diğer tarafta bilimsel ?? verilerle desteklenmeyen yepyeni bir dünya. Bilginin zihninizde oturması için sol beyin yine de bir kanıt istiyor.
Size bilimsel bir çalışma aktarmak istiyorum. Belki ne dediğimi daha iyi anlatmış olurum.
2002 de bizler için çok saygın bir dergide bir çalışma yayınlandı. (New England Journal of Medicine) Baylor Tıp Fakültesinde  çok ciddi diz ağrıları çeken ve hareket etme zorluğu olan insanlarda yapılan bir çalışma bu. Dr.Bruce Moseley bu hastaları özellikle operasyon gereken hasta grubundan seçmiş ve çok güzel bir yorum eklemiş
"Tüm iyi cerrahlar cerrahide Placebo etkisinin olmadığını bilirler."
Çalımadaki hastalar üç gruba ayrılmış. Bir grup hastanın dizini opere edip kıkırdak dokuyu düzeltmiş. İkinci grupta diz eklemini açıp orada hasarı başlatan dokuları çıkarmış. Üçüncü grupta ise  yalancı cerrahi (Plasebo Cerrahi) uygulamış. Yani hastaları uyutup dizlerine diğer hastalarla aynı şekilde kesi uygulayıp hiçbir şey yapmadan tekrar kapatmış. Ameliyat sonrası tüm hastalara aynı reçeteler uygulanmış ve egzersiz programına sokulmuşlar.
Sonucu nasıl beklersiniz? İlk iki gruptaki hastaların iyileşip üçüncü grupta hiçbir değişiklik olmamasını değil mi?
Sonuçlar şok edici olmuş. Cerrahi geçiren grup gerçekten beklenildiği gibi iyileşmiş. Üçüncü grupta da ilk iki gruba eş iyileşme gözlenmiş. Hatta bir örnek vaka, yürüme yardımıyla ayağa kalkabilirken hiçbir operasyon yapılmadan basketbol oynamaya başlamış.
Cerrahın son yorumu daha güzel:
" Benim cerrahi yeteneğim bu hastalarda hiç bir fayda göstermedi. İyileşmeyi sağlayan placebo etkisidir."
Gördüğünüz gibi artık bu tip yayınlar çok ciddi tıp dergilerine kadar girdi.
Yalnız bu dediklerim sakın sizin önemli bir hastalığınız olduğunda "Tıbbı reddedin, ameliyat olmayın" olarak anlaşılmasın. Bu tip örnekler size iyileşmenin tıbbın değil hastanın yapması gereken bir iş olduğu sorumluluğuna geçmenizi sağlıyor.
Bir kişinin yaşamındaki iki tarih kesindir. Diğer herşey değişkendir. Birisi doğum tarihi diğeri ölüm tarihiniz. Dünyaya geldiğiniz anda ikisi de sabit. O yüzden  bir ruhun eğer deneyimini sonlandırma zamanı gelmişse ne yapılırsa yapılsın bunun önüne geçilemez.
Bizlerin sorumluluğu bedenimize en iyi şekilde bakmak. Belirli periodlarda maddesel bedenimizin sağlığını kontrol ettirmeliyiz. Diğer bir sorumluluğumuzsa madde beden dışındaki enerji bedenimizde oluşabilecek tıkanıklıkları, çalışma bozuklukları ve dengelerini düzeltmek. Hastalıkların oluşma sorumluluğu bizlerin.
Hastalık oluşturucu düşünce paternlerini bir kenara kaldırmanın tam zamanı. (Bedeninizi Sevin adlı yazımda ayrıntılı olarak bu konu üstüne konuşmuştum.)
İnsanoğlunun muhteşem organizması ve bir o kadar hatta daha da muhteşem enerjetik yapısıyla toplamcı (holistik) olarak ele alınmasının zamanı geldi de geçiyor.
Ama en önemlisi de şifanın şifacıdan değil sizlerden geldiğini unutmamak.
Sevgi en iyi şifacıdır.

Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder